Libya Temsilciler Meclisi’nin Türkiye ile 2019 yılında imzalanan deniz yetki alanları mutabakatını oy birliğiyle onaylaması, Mavi Vatan mücadelesinde önemli bir diplomatik kazanım. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yedi yıl önce attığı stratejik adım bugün karşılığını bulurken, Doğu Akdeniz’de yeni bir hamlenin zamanı geldi: Mısır ile deniz yetki alanları anlaşması.
Bazı devlet adamlarının attığı adımların değeri, üzerinden yıllar geçtikten sonra daha iyi anlaşılır.
27 Kasım 2019’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde Türkiye ile Libya arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası, bu açıdan önemli bir örnek.
O gün Ankara’nın attığı adım, yalnızca iki ülke arasında yapılan bir anlaşma değildi. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kendi hak ve menfaatlerini koruma iradesinin diplomatik bir yansımasıydı.
Aradan yaklaşık yedi yıl geçti.
20 Ekim 2026’da Libya Temsilciler Meclisi, daha önce karşı çıktığı mutabakatı oy birliğiyle onayladı. Üstelik 2020 yılında Türkiye ile yapılan anlaşmaları reddeden ve Ankara ile siyasi ilişkilerin kesilmesini öngören kararlarını da kaldırdı.
Bu gelişme, Türkiye’nin Libya’daki farklı siyasi aktörlerle geliştirdiği ilişkilerin ulaştığı noktayı gösteriyor.
Erdoğan’ın 2019’da attığı adım, 2026’da yeni bir diplomatik karşılık buldu.
200 deniz mili: Türkiye’nin hukuki tezinin dayanakları
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını değerlendirirken coğrafyayı ve uluslararası deniz hukukunu birlikte okumak gerekiyor.
1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) 57. maddesine göre kıyı devletlerinin Münhasır Ekonomik Bölgesi, esas hatlardan itibaren 200 deniz miline, yani yaklaşık 370 kilometreye kadar uzanabilir.
Bu alanlarda kıyı devletleri, canlı ve cansız doğal kaynakların araştırılması, işletilmesi, korunması ve yönetilmesi konusunda egemen ekonomik haklara sahiptir.
Üstelik sözleşmenin 74 ve 83. maddeleri, deniz yetki alanlarının çakıştığı bölgelerde hakkaniyete uygun sınırlandırmayı esas alıyor.
Türkiye’nin savunduğu temel yaklaşım da bu noktada önem kazanıyor.
Doğu Akdeniz’deki en uzun ana kara kıyılarından birine sahip olan Türkiye, Yunan adalarına tanınacak etkinin kendi kıyılarının denize açılımını orantısız biçimde kesmemesi gerektiğini savunuyor.
Atina’nın adaların deniz yetki alanlarına ilişkin geniş yorumunun tartışmalı yanı tam olarak burada.
Uluslararası hukuk adalara deniz yetki alanı oluşturma hakkı tanıyor; ancak sınırlandırmada her adaya her koşulda aynı etkinin verilmesini zorunlu kılmıyor.
Dolayısıyla Yunanistan’ın kendi haritalarını tek geçerli hukuki sonuç gibi sunması ve Avrupa Birliği’nin bu yaklaşımı desteklemesi, Türkiye’nin hakkaniyet temelli itirazlarını ortadan kaldırmıyor.
Türkiye’nin tezinin gücü, yalnızca siyasi kararlılığından değil; ana kara kıyılarının coğrafi ağırlığına ve hakkaniyet ilkesine dayanmasından geliyor.
Atina’nın haritaları Türkiye’nin haklarını ortadan kaldıramaz
Yunanistan ve Avrupa Birliği, Türkiye-Libya mutabakatına karşı çıkarken adaların deniz yetki alanlarını öne çıkarıyor.
Ancak Türkiye’nin ana kara kıyılarından kaynaklanan haklarını görmezden gelen bir yaklaşımın hakkaniyetli olduğu söylenemez.
Nitekim Türkiye, 6 Ağustos 2020’de Yunanistan ile Mısır arasında imzalanan kısmi deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmasının kendi kıta sahanlığı haklarını ihlal ettiğini resmen açıklamıştı.
Ankara’nın itirazı, yalnızca siyasi bir tepki değil; Doğu Akdeniz’in coğrafi özelliklerine ilişkin farklı bir hukuki yorumun sonucu.
Elbette Türkiye’nin görüşüyle Yunanistan’ın iddiaları arasındaki uyuşmazlık henüz uluslararası bir yargı kararıyla çözülmüş değil.
Ancak Atina’nın Türkiye’yi dışarıda bırakan yaklaşımının bölgesel uzlaşmaya hizmet etmediği ortada.
Libya Temsilciler Meclisi’nin kararı da Türkiye’nin bölgedeki diplomatik ağırlığını hesaba katmanın önemini yeniden gösteriyor.
Şimdi sıra Mısır’da: Kahire, Atina ile yaptığı anlaşmayı yeniden değerlendirmeli
Libya ile gelinen noktanın ardından Türkiye’nin diplomatik gündemindeki en önemli başlıklardan biri Mısır olmalı.
Türkiye ve Mısır arasında henüz deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin bir anlaşma bulunmuyor.
Oysa Akdeniz’in iki önemli kıyı ülkesi olan Türkiye ve Mısır’ın doğrudan müzakere ederek ortak çıkarlarını değerlendirmesi, bölgedeki ekonomik ve siyasi ilişkilerin gelişmesine katkı sağlayabilir.
Burada Kahire yönetimine önemli bir görev düşüyor.
Mısır, 6 Ağustos 2020 tarihinde Yunanistan ile kısmi Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma anlaşması imzaladı. Türkiye ise söz konusu anlaşmanın kendi kıta sahanlığına müdahale ettiğini ve Libya’nın haklarını da etkilediğini savunuyor.
Ankara ayrıca geçmişte Mısır’ın Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yaptığı sınırlandırmalarda ekonomik hak kaybına uğradığını ileri sürdü.
Bu iddiaların teknik ve hukuki boyutları elbette müzakere konusu.
Bana göre Mısır, Yunanistan ile 2020’de imzaladığı anlaşmayı yeniden değerlendirmeli; anlaşmanın karşılıklı mutabakatla iptali veya Türkiye’nin haklarını gözeten biçimde yeniden düzenlenmesi için diplomatik süreci başlatmalıdır.
Mevcut anlaşmanın yürürlükte olduğu ve değiştirilmesinin hukuki usullere tabi bulunduğu unutulmamalı. Ancak uluslararası anlaşmaların mevcut olması, devletlerin yeni müzakereler yürütmesine engel değil.
Ankara ile Kahire arasında yapılabilecek hakkaniyet esaslı bir deniz yetki alanları anlaşması, yalnızca iki ülkeye değil, Doğu Akdeniz’in genel istikrarına da katkıda bulunabilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi arasında yeniden gelişen diplomatik ilişkiler, böyle bir görüşme süreci için önemli bir zemin oluşturuyor.
Libya ile 2019’da atılan adımın ardından Türkiye-Mısır hattında da yeni bir deniz yetki alanları mutabakatının görüşülmesi gerektiğini düşünüyorum.
Mavi Vatan’da yeni diplomatik dönem
Doğu Akdeniz yalnızca deniz sınırlarının tartışıldığı bir coğrafya değil.
Enerji kaynakları, doğal gaz aramaları, deniz ticareti, ulaştırma koridorları ve bölgesel güvenlik açısından büyük bir stratejik öneme sahip.
Türkiye’nin bu coğrafyadaki hak ve menfaatlerini savunması, uzun vadeli dış politikasının temel unsurlarından biri.
Libya Temsilciler Meclisi’nin son kararı, Mavi Vatan politikasının yalnızca denizlerdeki faaliyetlerden ibaret olmadığını, diplomasinin de bu sürecin ayrılmaz parçası olduğunu gösterdi.
Türkiye artık Libya’nın hem doğusuyla hem batısıyla ilişkilerini geliştirebilen bir aktör.
Bu tabloya Mısır ile gerçekleştirilebilecek yeni bir deniz yetki alanları anlaşmasının eklenmesi, Doğu Akdeniz’deki diplomatik dengeleri daha da değiştirebilir.
Son söz: Türkiye masada olmadan kalıcı çözüm olmaz
2019’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın öncülüğünde imzalanan Türkiye-Libya mutabakatı, bugün yeni bir siyasi destek kazanmış durumda.
Bundan sonraki süreçte Ankara’nın Mısır ile deniz yetki alanları müzakerelerini gündeme taşıması önemli bir diplomatik hedef olabilir.
Atina ve Brüksel’in Türkiye’nin ana kara kıyılarından kaynaklanan haklarını dikkate almayan yaklaşımlarına karşı, uluslararası hukuka ve hakkaniyete dayalı güçlü bir diplomasi sürdürülmeli.
Çünkü Doğu Akdeniz’de kalıcı bir düzen kurulacaksa, Türkiye’nin coğrafi konumu, hukuki tezleri ve stratejik ağırlığı hesaba katılmak zorunda.
Mavi Vatan, yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de hak ve menfaatlerini ilgilendiriyor.
Libya ile başlayan diplomatik süreç yeni bir aşamaya ulaştı. Şimdi Mısır ile yeni bir sayfa açılması için imkânlar değerlendirilmeli.
Doğu Akdeniz’in geleceğinde Türkiye’siz bir denklem kurulamayacağı gerçeği, her geçen gün daha belirgin hâle geliyor.
Gökhan ÖZBEK
GasteTV Genel Yayın Yönetmeni

YORUMLAR