Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
KAAN YILDIZ
KAAN YILDIZ

Iron Maiden’ın 50. Yılında Bitmeyen Ölümü

Iron Maiden elli yaşında.

Fakat burada kutlanacak şey gerçekten elli yıllık kesintisiz bir müzikal hayat mıdır, yoksa çok daha önce ölmüş bir grubun cesedinin muazzam bir tarih, sadık bir dinleyici kitlesi ve kusursuz işletilmiş bir miras sayesinde hâlâ sahnede tutulması mı?

Soru ağır görünebilir. Fakat Iron Maiden’ın son çeyrek yüzyılına bakınca bundan daha hafif bir soru sormak giderek zorlaşıyor.

Çünkü Iron Maiden’ın ölümü dağılmasıyla gerçekleşmedi. Elemanlarının yaşlanmasıyla da ilgili değildi. Grup turneye çıkmaya, albüm yayımlamaya, stadyum doldurmaya devam etti.

Ölen şey Iron Maiden’ın müziğiydi.

Daha doğrusu, onu Iron Maiden yapan yaratıcı irade.

Bu nedenle Maiden’ın ellinci yılını değerlendirirken önce şunu hatırlamak gerekiyor: Iron Maiden bir zamanlar yalnızca iyi heavy metal yapmıyordu. Yeni bir şey söylüyordu.

Kurulduğu yıllarda grubun farklılığı yalnızca Steve Harris’in bas gitarı öne çıkaran karakteristik üslubundan kaynaklanmıyordu. Paul Di’Anno’nun vokali de dönemin İngiliz metal dünyasında Maiden’a başka hiçbir grupta bulunmayan bir sertlik kazandırmıştı. Di’Anno’nun sesinde heavy metal kadar punk da vardı; yalnızca teknik değil, tavır bakımından da.

İlk Maiden bu nedenle cilalı değildi. Sokaktan geliyordu. Saldırgandı. Kirliydi. Aynı zamanda progressive rock’tan beslenen uzun kompozisyonlara, melodik geçişlere ve beklenmedik yapılara sahipti.

Bu iki uç bir araya geldiğinde ortaya daha önce tam olarak var olmayan bir şey çıktı.

Maiden daha sonra bu ilk farklılığı kendi müzikal sistemine dönüştürdü.

Harris’in bası, çift gitar melodileri, ritmik hareketlilik, uzun kompozisyonlar, tarih, edebiyat ve fantastik anlatılar, Bruce Dickinson’ın gelişiyle birlikte kazandığı teatral vokal anlayışı…

Bunların toplamı yalnızca “Maiden soundu” değildi.

Bir anlatım biçimiydi.

Iron Maiden’ın asıl büyüklüğü de burada yatıyordu. Başka gruplar tarih hakkında şarkı yazabilirdi; Maiden tarihî bir olayın içine dinleyiciyi sokabiliyordu. Başka gruplar fantastik veya mistik konular anlatabilirdi; Maiden müziğiyle bu anlatının atmosferini kurabiliyordu.

Bu anlayışın zirvesi Seventh Son of a Seventh Son oldu.

Çünkü orada beste, hikâye, vokal ve sound artık birbirinden ayrılmayacak biçimde kaynaşmıştı.

Bruce Dickinson’ın vokali yalnızca güçlü değildi. Bir anlatıcı gibi davranıyordu. Infinite Dreams‘de korkuyu, Moonchild‘da tehdidi, The Clairvoyant‘ta kehanetin ağırlığını yalnızca sözlerle değil, sesinin karakteriyle taşıyordu.

Gitar melodileri de dekor değildi.

Klavyeler de değildi.

Albümün soundu anlatılan dünyanın kendisiydi.

Maiden’ın metal tarihinde eriştiği özel yer biraz da buradan gelir. Müzikal atmosfer ile hikâye anlatımını bu kadar güçlü biçimde birleştirebilen çok az grup vardır.

Sonra bu çizgi kırıldı.

Fakat ilginç biçimde Iron Maiden’ın yaratıcı ölümünün başlangıcı, çoğu dinleyicinin sandığı gibi Blaze Bayley dönemi değildir.

Tam tersine.

Blaze dönemi, Maiden’ın son gerçek yaratıcı arayışlarından biridir.

Bugün bile The X Factor ve Virtual XI hakkında konuşulurken sanki Maiden tarihinin mahcup olunması gereken iki albümünden söz ediliyormuş gibi davranılıyor.

Oysa bu iki albümde yapılan şey tam olarak Maiden’ın bir zamanlar büyük olmasını sağlayan şeydir:

Risk almak.

Blaze Bayley’in sesinin Bruce Dickinson’a benzememesi bir eksiklik değildi.

Maiden’ın Blaze’i seçmesinin değeri zaten burada yatıyordu.

Blaze’in koyu, bariton rengi, Dickinson’ın kahramansı ve teatral tenorundan bütünüyle farklıydı. Bunun sonucunda Maiden’ın müziği de başka bir psikolojik alana girdi.

The X Factor karanlıktır.

Ama bu karanlık albüm kapağının veya prodüksiyonun üzerine sürülmüş bir boya değildir.

Müziğin içindedir.

Sign of the Cross‘taki dinsel korku, Lord of the Flies‘daki insan doğasına duyulan güvensizlik, 2 A.M.‘deki sıradan ve neredeyse utanç verici yalnızlık, The Edge of Darkness‘taki savaşın psikolojik çürümesi…

Bunlar Maiden’ın daha önce anlatmadığı şeyler değildi belki; fakat daha önce böyle anlatmadığı şeylerdi.

Aradaki fark önemlidir.

Çünkü yaratıcılık her zaman yeni bir konu bulmak değildir. Bazen bildiğiniz dünyayı başka bir ruhla yeniden kurabilmektir.

Blaze dönemi bunu yaptı.

Virtual XI da aynı arayışın devamıdır.

Futureal‘ın gerçeklik ve sanallık arasındaki sınırı, When Two Worlds Collide‘ın kozmik felaket duygusu, The Clansman‘ın özgürlük ve aidiyet fikri, Como Estais Amigos‘un alışılmadık hüznü…

Bunlar bugün küçümsenen bir dönemin ürünleridir ama son yirmi altı yıldaki Maiden albümlerinin önemli bölümünden daha özgün bir zihnin izlerini taşırlar.

Blaze döneminin Maiden dinleyicisine “fazla” gelmiş olması mümkündür.

Çünkü orada dinleyiciye güvenli bir Iron Maiden verilmedi.

Bruce yoktu.

Alışılmış vokal rengi yoktu.

Seksenlerin görkemli kahramanlık duygusu yoktu.

Hatta yer yer Maiden’ın kendisi bile tanınmayacak kadar değişmişti.

Fakat bunun adı başarısızlık değildir.

Bunun adı değişimdir.

Ve belki de Maiden fanlarının bir bölümü tam olarak bunu istemiyordu.

İronik olan, Bruce Dickinson’ın dönüşüyle birlikte gerçekleşti.

Brave New World muazzam bir albümdü.

Ama aynı zamanda Maiden’ın son büyük albümüydü.

Burada dikkat edilmesi gereken şey Bruce’un yalnızca geri dönmesi değildir. Adrian Smith de geri dönmüş, grubun geçmişiyle doksanlardaki deneyimleri yeniden bir araya gelmişti.

Ghost of the Navigator, Brave New World, Blood Brothers, Dream of Mirrors, The Nomad, Out of the Silent Planet, The Thin Line Between Love and Hate…

Bu parçalar geçmişe dönüş değildi.

Henüz değildi.

Brave New World hâlâ yeni bir şey yapmaya çalışan bir Iron Maiden albümüydü.

Karanlık doksanların izleri duruyordu.

Seksenlerin melodik anlayışı geri gelmişti.

Dickinson’ın dönüşü gruba yeni bir enerji vermişti.

Üç gitar henüz gerçekten bir imkân gibi görünüyordu.

Ve en önemlisi, şarkılar hâlâ beste gibi duruyordu.

Sonrası ise başka bir hikâyedir.

Çünkü Brave New World‘den sonra Iron Maiden yalnızca yenilik üretmeyi bırakmadı.

Kötüleşti.

Bunu söylemek gerekiyor.

Sorunu yalnızca “kendini tekrar etmek” diye tarif etmek fazla nazik kalır.

Bir grup kendisini tekrar edip hâlâ güçlü albümler yapabilir.

Maiden’ın sorunu bundan daha büyüktür.

Besteler giderek sönükleşti.

Melodiler eski keskinliğini kaybetti.

Şarkılar gereksiz biçimde uzadı.

Vokal çizgileri kabalaştı.

Sound kötüleşti.

Üç gitar çoğu zaman müziği genişletmek yerine kalabalıklaştırdı.

Ve bütün bunların üzerine Maiden’ın eski büyüklüğünü hatırlatan birkaç tanıdık işaret serpildi.

Sonuç, Iron Maiden’a benzeyen ama onun geçmişteki yaratıcı gücünü taşımayan bir müzik oldu.

Dance of Death ile başlayan, A Matter of Life and Death, The Final Frontier, The Book of Souls ve Senjutsu ile devam eden dönem bu nedenle yalnızca bir “ustalık dönemi” değildir.

Bence bu tanım da fazla cömerttir.

Bu, yaratıcı çöküş dönemidir.

Elbette tek tek iyi parçalar vardır.

Starblind vardır.

When the Wild Wind Blows vardır.

Başka birkaç güçlü an da bulunabilir.

Fakat birkaç istisna, yirmi altı yıllık tabloyu değiştirmez.

Maiden’ın eskiden bir albüm boyunca yapabildiği şeyi artık birkaç şarkıda ancak yakalayabilmesi zaten problemin kendisidir.

Bestelerin en büyük sorunu uzunluk değildir.

Uzunluğun karşılığının olmamasıdır.

Eski Maiden da uzun şarkılar yazıyordu.

Fakat Rime of the Ancient Mariner uzun olduğu için büyük değildi. İçindeki her bölüm anlatının başka bir aşamasını taşıdığı için büyüktü.

Yeni Maiden’da ise çoğu zaman bir fikir önce sekiz, sonra on, sonra on iki dakikaya genişletiliyor.

Aynı melodiler tekrar ediliyor.

Aynı geçişler yeniden kuruluyor.

Aynı dramatik yükseliş bekleniyor.

Ama şarkı ilerlemiyor.

Yalnızca sürüyor.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Martin Birch dönemindeki fark da tam olarak burada hissediliyor.

Bir prodüktör yalnızca sound kaydetmez.

Bazen sanatçının karşısına geçip onun kendi zaaflarına teslim olmasını engeller.

Bir bölümü keser.

Bir vokali yeniden söyletir.

Bir gitarın yerini değiştirir.

Bir şarkının gerçekten bitmesi gereken noktayı bilir.

Maiden, Martin Birch’ten sonra hemen ölmedi.

Blaze dönemi bunun açık kanıtıdır.

Fakat özellikle Kevin Shirley döneminde grubun kendi tercihlerini sorgulayacak dış kulağın giderek ortadan kalktığı hissediliyor.

Ortaya “doğal”, “canlı” ve “organik” olduğu söylenen fakat çoğu zaman bulanık ve özensiz bir Maiden soundu çıktı.

Üç gitarın bulunduğu bir grupta bunun bedeli daha ağır oldu.

Adrian Smith, Dave Murray ve Janick Gers gibi üç gitaristin aynı grupta olması kâğıt üzerinde inanılmaz imkânlar yaratmalıydı.

Farklı armoniler.

Karşı melodiler.

Üç ayrı gitar karakterinin birbirine cevap verdiği düzenlemeler.

Oysa çoğu zaman duyduğumuz şey bunun tam tersidir.

Daha çok gitar vardır ama daha fazla fikir yoktur.

Ses büyürken müzik küçülür.

Üç gitar fikri belki de en başından itibaren düşünüldüğü kadar iyi değildi.

Brave New World bunu bir süre gizledi çünkü ortada güçlü besteler vardı.

Beste zayıfladığında ise üç gitar zenginlik değil, kalabalık üretmeye başladı.

Bruce Dickinson için de benzer bir durum geçerlidir.

Burada meseleyi yalnızca yaşa bağlamak anlamsızdır.

Dickinson’ın post-Brave New World döneminde sesinin eski gücünü ve esnekliğini kaybettiğini duymamak zordur.

Fakat daha büyük problem, grubun bunu kabul ederek beste yapmamasıdır.

Seksenlerin Maiden’ında Dickinson’ın sesi şarkının içinde hareket ederdi.

Alçalırdı.

Yükselirdi.

Karakter değiştirirdi.

Bir öyküyü anlatırdı.

Yeni Maiden ise Dickinson’ı giderek daha fazla yüksek perdede aynı melodik kalıpların üzerine bindirdi.

Böylece eskiden teatral olan vokal, zaman zaman bağırarak melodinin üzerinden geçmeye çalışan yorgun bir sese dönüştü.

Buna rağmen şarkılar onun eski gücüne sahipmiş gibi yazılmaya devam etti.

Sonuç ne Bruce’a ne de Maiden’a iyilik yaptı.

Hikâye anlatımı da aynı düşüşten nasibini aldı.

Maiden’ın eski şarkılarını özel yapan şey yalnızca tarihî veya fantastik konular seçmesi değildi.

Bu konuların dinleyicinin zihninde bir dünya kurmasıydı.

Yeni dönemde ise savaş, din, ölüm ve tarih giderek birer hazır Maiden temasına dönüştü.

Özellikle A Matter of Life and Death bunun iyi örneklerinden biridir.

Savaş üzerine yazmak Maiden için yeni değildir.

Fakat savaş anlatısının kendisi artık yeni değildir.

Daha önemlisi, bu hikâyeler dinleyicinin tahayyülünde eski Maiden şarkılarının açtığı kadar geniş alan açmaz.

When Two Worlds Collide‘ın basit ama tuhaf kozmik felaket fikri bile, sonradan yazılmış birçok ağırbaşlı “savaş ve ölüm” anlatısından daha fazla merak uyandırabilir.

Çünkü orada hâlâ hayal gücü vardır.

Yeni Maiden’da ise çoğu zaman ciddiyet vardır ama hayal gücü yoktur.

İşte Blaze döneminin asıl önemi burada ortaya çıkar.

1990’ların ikinci yarısında Maiden risk aldı ve fanları bundan hoşlanmadı.

2000 sonrasında Maiden risk almamaya başladı ve aynı fan kitlesi bunu kabullendi.

Buradaki sorun, fanların yalnızca yenilik istememesi değildir.

Daha rahatsız edici ihtimal şudur:

Maiden’ın geçmişte ürettiği müziğin kalitesi, sonraki dönemdeki kalite kaybını görünmez hâle getirdi.

Bir Maiden şarkısında Harris’in gallop ritmini duyduğunuzda Maiden hissi gelir.

Bir Adrian Smith solosu geldiğinde tanıdık bir tat oluşur.

Dickinson nakaratı yükselttiğinde eski hafıza harekete geçer.

Eddie kapaktadır.

Logo aynıdır.

Konserlerde The Trooper çalınır.

Ve bütün bunlar dinleyicide Iron Maiden’ın hâlâ orada olduğu duygusunu yaratır.

Ama değildir.

Orada olan şey Iron Maiden’ın işaretleridir.

Iron Maiden’ın kendisi değil.

Çünkü bir grubun kimliği yalnızca kullandığı rifflerden, maskottan veya vokalistinden oluşmaz.

Kimlik aynı zamanda yaratıcı itkidir.

Yeni bir şey söyleme ihtiyacıdır.

Kendini tehlikeye atabilme cesaretidir.

Maiden bunu Di’Anno ile yaptı.

Dickinson’ın ilk döneminde yaptı.

Seventh Son‘da zirveye çıkardı.

Blaze ile bir kez daha kendisini parçalayıp yeniden kurmayı denedi.

Brave New World‘de son kez bütün bu geçmişi yeni bir forma dönüştürdü.

Sonra durdu.

Ve o noktadan sonra yaptığı şey yeni bir Iron Maiden yaratmak değil, eski Iron Maiden’ın seslerini yeniden üretmek oldu.

Bu nedenle The X Factor ve Virtual XI‘ı post-Brave New World albümlerinden aşağıda görmek bana giderek daha anlamsız geliyor.

O iki albümün bir kişiliği var.

Bir ruhu var.

Bir riski var.

Hatta kusurları bile kendilerine ait.

Son yirmi altı yılın pek çok Maiden albümünün ise kusurları bile birbirine benziyor.

Uzunluk.

Tekrar.

Kalabalık gitarlar.

Yetersiz prodüksiyon.

Zorlanan vokal.

Sönük anlatılar.

Ve bütün bunların üzerinde duran devasa bir isim:

Iron Maiden.

Belki de tam bu isim yüzünden eleştirilmeleri bu kadar zor.

Çünkü Iron Maiden yalnızca bir grup değil artık.

Çocukluk.

Gençlik.

Tişörtler.

Kasetler.

Plaklar.

Konserler.

Eddie.

Hatıralar.

Kimlik.

Bir insanın hayatının kırk yılına eşlik etmiş bir grubun kötüleştiğini kabul etmek kolay değildir.

Daha kolay olan, her yeni albüm çıktığında “birkaç dinlemeden sonra açılıyor” demektir.

On iki dakikalık parçanın neden on iki dakika olduğunu sormamaktır.

Kötü soundu “organik” diye açıklamaktır.

Bruce’un zorlandığı melodileri “duygu” diye savunmaktır.

Bir zamanlar Maiden’dan beklenmeyecek kadar sıradan olan bir besteyi, üzerinde Iron Maiden yazdığı için önemli kabul etmektir.

Fakat ellinci yıl belki de bu romantizmi bırakmak için doğru zamandır.

Iron Maiden elli yıldır yaşamıyor.

Iron Maiden’ın adı elli yıldır yaşıyor.

Müzikal olarak bakıldığında ise başka bir tarih yazmak mümkündür.

1975’ten başlayan büyük bir yükseliş.

Seksenlerde kurulmuş benzersiz bir dil.

Seventh Son‘da ulaşılan zirve.

Doksanlarda yaşanan arayış.

Blaze döneminde gerçekleşen karanlık fakat son derece yaratıcı dönüşüm.

Brave New World ile gelen son büyük patlama.

Ve sonra:

ölüm.

Bu ölüm ani olmadı.

Bu nedenle fark edilmedi.

Bir uçak kazası gibi değil, uzun bir hastalık gibi ilerledi.

Her albümde birkaç iyi şarkı vardı.

Her turnede dev sahneler vardı.

Her konserde on binlerce insan vardı.

Dolayısıyla kimse cenazeyi görmedi.

Çünkü ceset hâlâ sahnedeydi.

Iron Maiden’ın ellinci yılındaki asıl trajedi budur.

Bir zamanlar heavy metalin sınırlarını genişleten grup, yirmi altı yıldır kendi sınırlarının içinde dönüyor.

Bir zamanlar kendisinden beklenmeyeni yapan grup, artık kendisinden beklenenin dışına çıkamıyor.

Bir zamanlar yeni bir sound yaratan grup, bugün eski soundunun daha kötü kaydedilmiş bir gölgesini üretiyor.

Bir zamanlar hikâyeyi müziğe dönüştüren grup, bugün çoğu zaman konuyu şarkı sözüne dönüştürmekle yetiniyor.

Bir zamanlar Maiden olmak bir keşifti.

Şimdi ise bir formül.

Bu nedenle “Iron Maiden hâlâ iyi mi?” sorusu bile yanlış sorudur.

Mesele iyi veya kötü birkaç şarkı değildir.

Mesele grubun yaratıcı varlığının sona ermiş olmasıdır.

Iron Maiden Brave New World‘den sonra yavaş yavaş ölmedi.

Orada öldü.

Sonraki yirmi altı yıl, ölümün fark edilmesinin gecikmesidir.

Ve bu yüzden ellinci yılda kutladığımız şey belki de Iron Maiden’ın uzun ömrü değil, heavy metal tarihinin en uzun cenaze törenidir.

Dr. Murat Kaan Yıldız
Tarihçi

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER