Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
Cantürk CANER
Cantürk CANER

Netanyahu sandıkta kaybetti, Eisenkot iktidarı kazanamadı: İsrail seçimlerinde kim nerede hata yaptı?

İsrail’de 27 Ekim 2026 tarihinde gerçekleştirilen parlamento seçimleri, ülkenin siyasi geleceği açısından önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. Seçim sonuçları, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun uzun yıllardır sürdürdüğü siyasi hâkimiyetin ciddi biçimde sarsıldığını ortaya koyarken, muhalefetin de iktidarı devralabilecek ortak bir siyasi irade oluşturmakta zorlandığını gösteriyor. İsrail seçmeni sandıkta yalnızca yeni bir parlamento belirlemedi; 7 Ekim 2023 sonrasında yaşanan savaşların, güvenlik politikalarının, toplumsal kutuplaşmanın ve devlet yönetimine duyulan güven kaybının da hesabını sordu.

28 Ekim itibarıyla açıklanan kısmi sonuçlara göre Netanyahu’nun liderliğindeki Likud Partisi yaklaşık 26 milletvekilliğiyle birinci parti konumunu korurken, mevcut sağ ve dinî partilerden oluşan iktidar bloku 53 sandalyede kalıyor. Gadi Eisenkot çevresinde şekillenen muhalefet bloku 48 sandalyeye ulaşırken, Arap partileri 19 milletvekilliği elde etmiş görünüyor. İsrail parlamentosu Knesset’te hükümet kurmak için 61 milletvekilinin desteği gerekiyor. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, hiçbir siyasi blokun tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaşamadığını gösteriyor.

Bu sonuçların en önemli özelliği, Netanyahu’nun siyasi liderliğini tamamen kaybetmemesine rağmen mevcut iktidar çoğunluğunu yitirmiş olmasıdır. Ancak Netanyahu’nun kaybetmesi, muhalefetin kazandığı anlamına gelmiyor. Çünkü İsrail’de asıl belirleyici olan, sandıktan en fazla milletvekiliyle çıkmak değil, birbirinden farklı siyasi partileri aynı hükümet çatısı altında buluşturabilmektir.

Seçimin ortaya çıkardığı temel çelişki tam da burada bulunuyor: İsrail toplumunda Netanyahu karşıtı eğilim güçlenirken, bu eğilimi temsil eden siyasi aktörler ortak bir yönetim modeli oluşturamıyor.

YÜKSEK KATILIMIN PERDE ARKASI: İSRAİL SEÇMENİ NEDEN SANDIĞA AKIN ETTİ?

Seçimlerin en dikkat çekici gelişmelerinden biri, katılım oranının yüzde 77,7’ye ulaşması oldu. Yaklaşık 5,7 milyon seçmenin oy kullandığı seçimlerde katılım, 2022’ye kıyasla yaklaşık yedi puan yükseldi. Bu artışı yalnızca siyasi partilerin seçim kampanyalarıyla açıklamak mümkün değil. Katılımın yükselmesinde İsrail toplumunun son üç yılda yaşadığı olağanüstü gelişmeler belirleyici rol oynadı.

7 Ekim 2023 saldırıları, Gazze’de başlayan savaş, Lübnan ve İran cephelerinde yaşanan askerî gelişmeler, zorunlu askerlik tartışmaları ve savaşların ekonomik maliyeti, İsrail toplumunda ciddi kırılmalar meydana getirdi. Güvenlik meselesi ülkenin neredeyse bütün siyasi tartışmalarının merkezine yerleşirken, Netanyahu’nun izlediği politikalar toplumun farklı kesimlerinde birbirine zıt değerlendirmelere neden oldu.

Netanyahu’yu destekleyen seçmenler, savaş döneminde elde edildiğini düşündükleri askerî başarıların korunması ve güçlü liderliğin devam etmesi gerektiğine inanıyor. Buna karşılık muhalif seçmenler, 7 Ekim’de yaşanan güvenlik başarısızlığının siyasi sorumluluğunun Netanyahu’ya ait olduğunu ve uzun süredir devam eden yönetim anlayışının değiştirilmesi gerektiğini savunuyor.

Dolayısıyla seçimler, klasik bir sağ-sol rekabetinin ötesinde Netanyahu’nun siyasi geleceğinin oylandığı bir referanduma dönüştü.

Bununla birlikte katılım artışının bütün toplumsal kesimlerde aynı siyasi sonuçları doğurmadığını vurgulamak gerekiyor. Yahudi sağında Netanyahu’ya yönelik destek büyük ölçüde korunurken, Araplar, Bedeviler, Dürziler ve ultra-Ortodoks Yahudiler arasında farklı siyasi hareketlenmeler ortaya çıktı. Seçim sonuçlarını anlamak için bu seçmen gruplarının davranışlarını ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor.

ARAP VE BEDEVİ SEÇMENLERİN YÜKSELİŞİ: NETANYAHU’NUN HESAPLAMADIĞI SİYASİ TEPKİ

Seçimlerin en önemli sonuçlarından biri, İsrail vatandaşı Filistinli Arapların siyasi katılımındaki belirgin artış oldu. Önceki parlamentoda toplam 10 milletvekiliyle temsil edilen Arap partileri, kısmi sonuçlara göre 19 sandalyeye ulaştı. Hadash, Ta’al ve Balad partilerinden oluşan Ortak Liste’nin yaklaşık 12, Mansur Abbas liderliğindeki Ra’am’ın ise yedi milletvekilliği elde etmesi, Arap seçmenin parlamento üzerindeki etkisini önemli ölçüde artırdı.

Arap seçmenin sandığa yönelmesinde Netanyahu hükümetinin güvenlik politikaları, özellikle Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in sert yaklaşımı etkili oldu. Arap yerleşimlerinde artan suç oranları, silahlı şiddet olayları, konut yıkımları, imar sorunları ve devlet kurumlarına yönelik güvensizlik, seçimlere katılma motivasyonunu güçlendirdi.

Burada özellikle Necef bölgesindeki Bedevi toplulukların davranışları dikkat çekiyor. Rahat’ta katılımın yaklaşık yüzde 61’den yüzde 82’ye, Hura’da ise yüzde 49’dan yüzde 79’a yükselmesi, bölgedeki siyasi hareketlenmenin boyutlarını gösteriyor. Bedevilerin yaşadığı yerleşim ve mülkiyet sorunları, altyapı eksiklikleri ve güvenlik uygulamaları, uzun süredir merkezî yönetimle gerilim yaratıyordu. Bu seçimde söz konusu sorunlar sandığa güçlü bir siyasi tepki olarak yansıdı.

Ben-Gvir’in Arap vatandaşlara yönelik sert güvenlik söyleminin, Netanyahu’nun geleneksel sağ seçmenini harekete geçirmeyi amaçladığı söylenebilir. Ancak aynı söylem, Arap ve Bedevi seçmenlerin daha yüksek oranlarda sandığa gitmesine de katkıda bulundu. Böylece Netanyahu’nun kendi tabanını güçlendirmek için kullandığı güvenlik siyaseti, karşı tarafta beklenmedik bir siyasi seferberlik doğurdu.

Ancak Arap partilerinin kazandığı milletvekillerini doğrudan Eisenkot’un başarısı olarak değerlendirmek yanlış olur. Arap seçmenlerin önemli bir bölümü Netanyahu’nun görevden ayrılmasını desteklese de Eisenkot’un Filistin meselesindeki yaklaşımına ve Arap partilerinin hükümete katılımına ilişkin koşullarına mesafeli duruyor. Bu nedenle Arap partilerinin güçlenmesi, Netanyahu karşıtı parlamento aritmetiğini değiştirse de otomatik olarak Eisenkot’un iktidara gelmesini sağlamıyor.

DÜRZİLER VE HAREDİ YAHUDİLER: SEÇİMİN İKİ FARKLI DİNÎ VE TOPLUMSAL DİNAMİĞİ

İsrail seçimlerinde Dürzi seçmenlerin siyasi tercihleri de dikkat çekici sonuçlar ortaya çıkardı. İsrail’deki Dürzi toplumunun önemli bir bölümü, askerlik hizmeti ve güvenlik kurumlarıyla tarihsel olarak güçlü ilişkiler içinde bulunuyor. Bu nedenle eski Genelkurmay Başkanı GadiEisenkot’un askerî geçmişi ve devlet kurumlarını önceleyen siyasi kimliği, Dürzi seçmenler arasında karşılık buldu.

Kısmi sonuçlara göre Eisenkot’un Yashar Partisi, incelenen 11 Dürzi yerleşiminde ortalama yüzde 40’ın üzerinde oy elde etti. Özellikle İsfiya ve Daliyat el-Karmel gibi yerleşimlerde Eisenkot’un belirgin üstünlük sağlaması, güvenlik geçmişinin Dürzi seçmen üzerinde etkili olduğunu gösteriyor.

Bununla birlikte Dürzileri tek bir siyasi blok olarak değerlendirmek doğru değil. Bazı yerleşimlerde Likud, bazılarında ise Avigdor Liberman’ın partisi daha güçlü sonuçlar elde etti. Dolayısıyla Dürzi seçmen davranışı, İsrail’in genel siyasi kutuplaşmasından tamamen bağımsız değil.

Seçimin diğer önemli toplumsal kesimi ise Haredi olarak adlandırılan ultra-Ortodoks Yahudiler oldu. Hasidik cemaatlerin de içinde bulunduğu bu geniş dinî topluluk, İsrail siyasetinde uzun süredir belirleyici roller üstleniyor. Ancak bütün HaredilerinHasidik olmadığı, farklı dinî geleneklerin ve siyasi eğilimlerin aynı başlık altında bulunduğu unutulmamalı.

Haredi seçmenlerin önemli bölümü, Birleşik Tevrat Yahudiliği ve Şas partileri etrafında örgütleniyor. Kısmi sonuçlara göre her iki partinin de yedişer milletvekilliği kazanması, ultra-Ortodoks siyasi hareketin toplam 14 sandalyelik gücünü koruduğunu gösteriyor.

Haredi seçmenin siyasi tercihleri yalnızca Netanyahu’ya duyulan kişisel destekle açıklanamaz. Dinî eğitim kurumlarının finansmanı, cemaatlerin özerkliği, hahamların siyasi yönlendirmeleri ve zorunlu askerlikten muafiyet meselesi bu seçmen grubunun temel öncelikleri arasında bulunuyor.

Özellikle askerlik muafiyetleri, son yıllarda İsrail toplumunda ciddi bir ayrışma yarattı. Savaşın ağır yükünü taşıyan asker aileleri ve yedek askerler, ultra-Ortodoks erkeklerin askerlikten muaf tutulmasını eşit vatandaşlık ilkesiyle bağdaştıramıyor. Haredi toplumu ise dinî eğitimi ve yaşam biçimini koruma meselesini siyasi varlığının temel unsurlarından biri olarak görüyor.

Netanyahu bu dengeyi uzun yıllardır koalisyon pazarlıklarıyla yönetmeye çalıştı. Ancak seçimler, Haredi desteğinin Netanyahu’yu siyasi açıdan ayakta tutmasına rağmen tek başına iktidarda kalmasına yetmediğini gösteriyor.

NETANYAHU NEREDE HATA YAPTI? ASKERÎ GÜCÜ SİYASİ GÜVENE DÖNÜŞTÜREMEDİ

Netanyahu’nun seçim performansını yalnızca milletvekili kaybıyla açıklamak yeterli değil. Çünkü kendisi hakkında yoğun siyasi tartışmalar yaşanmasına rağmen Likud’un ülkenin birinci partisi olarak kalmasını sağladı. Bu durum Netanyahu’nun hâlâ güçlü bir seçmen tabanına ve etkili bir siyasi örgütlenmeye sahip olduğunu gösteriyor.

Buna karşılık Netanyahu’nun temel stratejik hatası, güvenlik politikalarını toplumun geniş kesimlerinde siyasi güven oluşturacak bir yönetim anlayışına dönüştürememesi oldu.

Netanyahu, Gazze savaşı ve bölgesel askerî operasyonlar üzerinden İsrail’in güvenliğini sağlayabilecek en güçlü lider olduğu iddiasını öne çıkardı. Ancak 7 Ekim 2023’te yaşanan güvenlik başarısızlığının sorumluluğu, seçim sürecinde kendisinin karşısına çıkmaya devam etti. İsrail toplumunun önemli bir bölümü, askerî operasyonlarda elde edilen sonuçların geçmişteki güvenlik zaaflarını ortadan kaldırmadığını düşünüyor.

İkinci önemli hata, aşırı sağ partilerle kurduğu ittifakın toplumsal maliyetini yeterince hesaba katmamasıydı. Ben-Gvir ve Smotrich gibi siyasi aktörlerin sert milliyetçi söylemleri Netanyahu’nun sağ seçmenini konsolide etmesine yardımcı oldu. Ancak aynı söylemler Arap vatandaşlarda, liberal kesimlerde ve merkez seçmenlerde iktidara yönelik tepkiyi artırdı.

Özellikle Ben-Gvir’in güvenlik politikalarının Arap seçmeni sandığa yönlendirmesi, Netanyahu açısından ciddi bir siyasi maliyet yarattı. Netanyahu’nun müttefikleri bir taraftan kendi seçmenlerini korurken diğer taraftan muhalif seçmenlerin de daha fazla siyasallaşmasına katkıda bulundu.

Üçüncü hata, Haredi partilerle sürdürülen askerlik muafiyeti pazarlıklarının geniş toplum kesimlerinde oluşturduğu rahatsızlığı yönetememesi oldu. İsrail’de askerlik yalnızca bir güvenlik yükümlülüğü değil, aynı zamanda vatandaşlık ve toplumsal dayanışma anlayışının önemli unsurlarından biri olarak görülüyor. Netanyahu’nun koalisyonunu korumak amacıyla dinî partilere verdiği siyasi tavizler, bu nedenle merkez ve laik seçmenlerde tepki doğurdu.

Dördüncü hata, hükümetin bütün siyasi geleceğini Netanyahu’nun şahsi liderliği etrafında şekillendirmesiydi. Likud, güçlü kurumsal bir parti olmaktan ziyade giderek Netanyahu’nun siyasi varlığıyla özdeşleşen bir yapıya dönüştü. Bunun kısa vadede seçmen sadakatini güçlendirdiği söylenebilir. Ancak aynı durum, Netanyahu karşıtı bütün siyasi kesimlerin ortak bir hedef etrafında toplanmasını kolaylaştırdı.

Netanyahu’nun karşılaştığı temel sorun, güvenlik alanındaki güçlü liderlik iddiasının artık toplumun tamamını ikna etmemesidir. Bir bölüm seçmen için Netanyahu ülkeyi tehditlere karşı koruyan liderken, başka bir bölüm için sürekli kriz üreten ve devlet kurumlarını siyasi mücadelenin parçasına dönüştüren isim haline geldi.

Bununla birlikte Netanyahu’nun siyasi manevra kapasitesinin sona erdiğini söylemek için erken. Seçimlerin ardından hükümet kurma aritmetiği, kendisinin muhalefet partileri arasındaki ayrışmalardan yararlanmasına imkân sağlayabilir. Dolayısıyla Netanyahu sandıkta ağır bir siyasi uyarı almış olsa da iktidar mücadelesinden tamamen çekilmiş değil.

EISENKOT NEREDE HATA YAPTI? NETANYAHU KARŞITLIĞINI İKTİDAR PROJESİNE DÖNÜŞTÜREMEDİ

Seçimlerin diğer önemli sorusu, Gadi Eisenkot’un neden Netanyahu karşısındaki toplumsal hoşnutsuzluğu kesin bir siyasi zafere dönüştüremediğidir.

Eski Genelkurmay Başkanı Eisenkot, askerî kariyeri, güvenlik alanındaki tecrübesi ve devlet kurumlarına bağlılığıyla Netanyahu karşısında güçlü bir alternatif oluşturabilecek niteliklere sahipti. Özellikle İsrail siyasetinde güvenlik geçmişi bulunan liderlerin önem taşıdığı dikkate alındığında Eisenkot’un siyasi avantajları küçümsenemez.

Ancak iyi bir askerî geçmiş, tek başına başarılı bir siyasi liderlik anlamına gelmiyor. Eisenkot’un seçim kampanyasındaki en büyük eksiklik, Netanyahu karşıtlığını ortak bir hükümet programına dönüştürememesi oldu.

Bu eksiklik en açık biçimde Arap partileriyle ilişkilerde ortaya çıktı. Kısmi sonuçlara göre Eisenkot çevresindeki 48 milletvekili ile Arap partilerinin 19 milletvekili birlikte değerlendirildiğinde 67 sandalyelik teorik çoğunluk oluşuyor. Ancak bu matematiksel tablo siyasi gerçeklikle örtüşmüyor.

Eisenkot’un Arap partileriyle iş birliği konusunda ileri sürdüğü koşullar, Netanyahu karşıtı seçmenlerin tamamını aynı siyasi çatı altında toplamasını zorlaştırdı. Arap partilerini tamamen dışlamak parlamentodaki çoğunluk ihtimalini azaltırken, bu partilerle açık ittifak kurmak da merkez sağ seçmenlerin bir bölümünü kaybetme riski taşıyordu.

Eisenkot bu ikilem karşısında açık ve tutarlı bir siyasi pozisyon oluşturamadı. Netanyahu ise rakibinin bu kararsızlığını kullanarak muhalefetin Arap partilerine bağımlı bir hükümet kuracağını ileri sürdü.

İkinci önemli hata, muhalefetin liderlik sorununu seçimden önce çözememesiydi. Eisenkot, Naftali Bennett, Avigdor Liberman ve Yair Golan gibi aktörler Netanyahu karşıtlığında birleşseler de İsrail’in geleceğine ilişkin temel konularda birbirlerinden ayrılıyor.

Bennett’in milliyetçi merkez sağ yaklaşımı, Liberman’ın laik ve güvenlikçi siyaseti, Golan’ın liberal ve merkez sol çizgisi ile Eisenkot’un güvenlik merkezli siyasi kimliği arasında önemli farklılıklar bulunuyor. Bu farklılıkların seçim öncesinde ortak bir yönetim programıyla aşılması gerekiyordu.

Ancak muhalefet seçmene Netanyahu’nun yerine kimin başbakan olacağı, hangi partilerin hükümette yer alacağı ve temel siyasi anlaşmazlıkların nasıl çözüleceği konusunda yeterince güçlü bir ortak mesaj veremedi.

Üçüncü hata, Eisenkot’un siyasi kampanyasında fazla temkinli davranmasıydı. Askerî geçmişi ona ciddiyet ve güvenilirlik sağladı. Ancak siyasette liderlik yalnızca güvenilir görünmekten ibaret değil. Seçmenlerin farklı beklentilerini ortak bir siyasi hedef etrafında birleştirmek, risk almak ve gerektiğinde kendi siyasi tabanının alışılmış sınırlarını aşabilmek gerekiyor.

Eisenkot’un kampanyası bu açıdan Netanyahu’nun gerisinde kaldı. Netanyahu tartışmaların gündemini belirlemeye çalışırken Eisenkot çoğu zaman rakibinin söylemlerine karşı pozisyon almakla yetindi.

Dördüncü ve belki de en önemli hata, Netanyahu’nun görevden ayrılmasını tek başına yeterli bir siyasi hedef olarak sunmasıydı. Oysa Netanyahu’dan memnun olmayan İsrail seçmeni, yeni hükümetin Gazze, İran, Lübnan, ekonomi, zorunlu askerlik ve devlet kurumlarının yeniden yapılanması gibi konularda nasıl bir politika izleyeceğini de görmek istiyordu.

Eisenkot’un muhalefeti ortak bir program etrafında bütünleştirememesi, Netanyahu’nun seçim sonrası pazarlıklarda yeniden avantaj elde etmesini sağlayabilir.

Burada Eisenkot’un kişisel sorumluluğu ile muhalefetin yapısal sorunlarını birbirinden ayırmak gerekiyor. Bennett ve Liberman’ın Arap partileriyle hükümet kurmaya karşı çıkmaları yalnızca Eisenkot’un tercihlerinden kaynaklanmıyor. İsrail siyasetinde Arap partilerinin meşru hükümet ortağı olarak kabul edilmesine yönelik tarihsel ve ideolojik direnç bulunuyor.

Bununla birlikte Eisenkot’un liderlik iddiasının asıl sınavı da bu dirençleri aşabilecek bir siyasi formül üretmesidir.

Netanyahu’nun en büyük hatası siyasi gücünü toplumun geniş kesimlerinde güvene dönüştürememekse Eisenkot’un en büyük hatası, toplumdaki değişim talebini uygulanabilir bir iktidar seçeneğine dönüştürememektir.

YENİ HÜKÜMET NASIL KURULACAK? İSRAİL’İ ZORLU BİR PAZARLIK DÖNEMİ BEKLİYOR

Seçimlerin ardından ortaya çıkan parlamento aritmetiği, İsrail’de hükümet kurulmasının kolay olmayacağını gösteriyor.

Netanyahu’nun mevcut sağ ve dinî partilerden oluşan bloku 53 milletvekilliğiyle çoğunluğun altında kalırken, Eisenkot çevresindeki muhalefet de 48 milletvekiliyle tek başına hükümet oluşturamıyor. Arap partilerinin 19 milletvekilliği ise koalisyon görüşmelerinde belirleyici bir siyasi unsur haline geliyor.

Bununla birlikte Arap milletvekillerinin tamamını Eisenkot’un yanında hareket edecek tek bir blok olarak değerlendirmek yanlış olur. Ra’am ile Ortak Liste arasında hükümete katılım ve dışarıdan destek verme konularında farklı yaklaşımlar bulunuyor. Ayrıca Netanyahu karşıtı Yahudi partilerinin de Arap partileriyle ortaklık konusunda birbirlerinden ayrıldıkları görülüyor.

Bu nedenle seçim sonrasında üç temel ihtimal öne çıkıyor.

İlk ihtimal, Eisenkot’unNetanyahu karşıtı partileri bir araya getirerek Arap partilerinin desteğiyle hükümet kurmasıdır. Ancak böyle bir formül, muhalefetin kendi içindeki ideolojik engelleri aşmasını gerektiriyor.

İkinci ihtimal, Netanyahu’nun muhalefet içindeki ayrılıklardan yararlanarak bazı partilerin veya milletvekillerinin desteğini kazanmasıdır. Netanyahu’nun uzun siyasi tecrübesi ve koalisyon pazarlıklarındaki becerisi dikkate alındığında bu seçeneği tamamen dışlamak doğru olmaz.

Üçüncü ihtimal ise hiçbir tarafın hükümet kuramaması ve İsrail’in yeniden seçimlere gitmesidir. İsrail’in son yıllarda sık aralıklarla seçimlere gitmiş olması, siyasi sistemdeki parçalanmanın yeni bir yönetim krizine dönüşebileceğini gösteriyor.

Seçim sonrası gelişmelerin en önemli belirleyicisi, Netanyahu karşıtı partilerin ortak bir hükümet kurma konusunda ne ölçüde taviz verebilecekleri olacak.

SEÇİM SONUÇLARI İSRAİL’İN DIŞ POLİTİKASINI DEĞİŞTİRİR Mİ?

Netanyahu’nun iktidarı kaybetmesi ihtimali, İsrail’in dış ve güvenlik politikasında köklü bir dönüşüm yaşanacağı anlamına gelmiyor.

Eisenkot da İsrail ordusunun en üst kademesinde görev yapmış, ülkenin güvenlik önceliklerini yakından bilen bir siyasi aktör. İran’ın bölgesel faaliyetleri, Hizbullah tehdidi, Gazze’nin güvenliği ve Suriye’deki gelişmeler gibi konularda Netanyahu ile Eisenkot arasında önemli yöntem farklılıkları bulunabilir. Ancak İsrail devletinin temel güvenlik anlayışında kısa vadede kapsamlı bir değişiklik beklemek gerçekçi değil.

Bununla birlikte Netanyahu sonrası bir hükümetin ABD ile ilişkilerin yönetiminde, uluslararası diplomasiye yaklaşımında ve devlet kurumlarının işleyişinde daha farklı bir siyasi üslup benimsemesi mümkün.

Türkiye açısından da seçim sonuçlarını yalnızca Netanyahu’nun görevde kalıp kalmaması üzerinden değerlendirmek yeterli değil. İsrail’in Suriye politikası, Doğu Akdeniz’deki askerî ve siyasi ortaklıkları, Gazze’nin geleceği ve İran’a yönelik güvenlik yaklaşımı, Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceğini belirlemeye devam edecek.

Bu nedenle Netanyahu’nun gitmesiyle Türkiye-İsrail ilişkilerinin otomatik olarak normalleşeceği yönündeki değerlendirmeler ihtiyatla karşılanmalı. İsrail’de hükümetlerin değişmesi, devletin uzun vadeli stratejik önceliklerinin de aynı hızla değişeceği anlamına gelmiyor.

SANDIKTAN ÇIKAN MESAJ: NETANYAHU’NUN ÇOĞUNLUĞU ERİDİ, MUHALEFETİN SINIRLARI ORTAYA ÇIKTI

İsrail seçimleri, Netanyahu’nun siyasi liderliğinin sona erdiğini ilan etmek için henüz yeterli gerekçe sunmuyor. Ancak seçimlerin mevcut iktidar modeli açısından ciddi bir gerilemeye işaret ettiği açık.

Netanyahu, Likud’u ülkenin en büyük partisi olarak tutmayı başardı. Buna karşılık oluşturduğu sağ ve dinî partiler koalisyonu, parlamentoda çoğunluğu sağlayabilecek gücü kaybetmiş görünüyor.

Eisenkot ise Netanyahu karşıtlığının yükseldiği bir ortamda seçime girmesine rağmen muhalefeti ortak bir hükümet alternatifi etrafında birleştiremedi. Bu nedenle seçimlerin siyasi sonucu, iki liderin de kendi hedeflerine tam olarak ulaşamaması oldu.

Seçimlerin gerçek sürprizi ise Arap ve Bedevi seçmenlerin güçlü biçimde siyasete dönmesiydi. Uzun süredir temsil ve katılım sorunları yaşayan bu toplulukların sandıkta ortaya koyduğu irade, İsrail’deki hükümet hesaplarını değiştirebilecek düzeye ulaştı.

Dürzi seçmenlerin özellikle Eisenkot’a yönelmesi, Haredi Yahudilerin örgütlü siyasi gücünü koruması ve merkez sağdaki parçalanmanın devam etmesi de İsrail toplumunun giderek daha karmaşık bir siyasi yapıya dönüştüğünü gösteriyor.

Sonuçta Netanyahu’nun karşısındaki en büyük sorun artık yalnızca muhalefet liderleri değil, değişen seçmen davranışlarıdır. Eisenkot’un karşısındaki en büyük sorun ise Netanyahu değil, Netanyahu karşıtı siyasi kesimler arasında ortak bir yönetim anlayışı oluşturulamamasıdır.

Bu nedenle 27 Ekim seçimleri, İsrail’de bir iktidar değişiminden çok, mevcut siyasi düzenin sınırlarının ortaya çıktığı bir seçim olarak tarihe geçebilir.

Netanyahu seçimlerde hükümet çoğunluğunu kaybetti, Eisenkot ise yeni hükümeti kuracak siyasi çoğunluğu henüz oluşturamadı. İsrail seçmeni değişim ihtimalinin önünü açtı; ancak bu değişimin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini artık sandıktaki oylar kadar siyasi liderlerin uzlaşma kapasitesi belirleyecek.



Doç. Dr. Cantürk Caner
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Öğretim Üyesi

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER