Bir zamanlar dünya Ariel Şaron’u konuşuyordu.
Filistin topraklarında yaşanan katliamların, işgalin ve İsrail ordusunun saldırılarının siyasi sorumlularından biri olarak gösterilen Şaron’a yönelik uluslararası tepkiler yükseliyor, görevden uzaklaştırılması isteniyordu.
Bugün dünya soykırımcı Binyamin Netanyahu’yu konuşuyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında tutuklama kararı çıkarılmış bir başbakan, on binlerce insanın şehit olduğu bir savaşın ardından yeniden seçim sandığına gidiyor.
Peki, Netanyahu giderse ne olacak?
Filistinliler özgürlüğüne mi kavuşacak? Gazze’deki yıkım sona mı erecek? İsrail’in işgal politikaları değişecek mi?
Yoksa soykırımcı zihniyet, yalnızca yeni bir isim ve yeni bir yüzle mi karşımıza çıkacak?
Bu soruları sormak için İsrail’deki seçimlere ve Netanyahu’nun en güçlü rakiplerinden biri olan Gadi Eisenkot’a bakmak yeterli.
Çünkü karşımızda bir barış savunucusu değil, İsrail ordusunu yıllarca yönetmiş, sivil yerleşim alanlarında orantısız yıkımı savunmuş, Gazze’deki soykırım sürecinin ilk sekiz ayında Netanyahu hükümetinde görev almış eski bir general bulunuyor.
Netanyahu ile Eisenkot, Filistin meselesinde bir elmanın iki yarısı gibi.
Şaron’un gidişi Filistin’e barış getirmiş miydi?
Tarihe dönelim.
1982 yılında Lübnan’daki Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında Filistinli siviller katledildi. Katliamı gerçekleştirenler Lübnanlı Falanjist milislerdi. Ancak İsrail ordusunun bölgedeki konumu ve dönemin Savunma Bakanı Ariel Şaron’un sorumluluğu ağır tartışmalara neden oldu.
İsrail’in kendi kurduğu Kahan Komisyonu dahi Şaron’un katliam tehlikesini göz ardı ettiğini belirleyerek görevden uzaklaştırılmasını tavsiye etti.
Şaron, 1983 yılında Savunma Bakanlığı görevini bırakmak zorunda kaldı.
Peki sonra ne oldu?
Aradan yıllar geçti. Filistinlilere yönelik sert askerî politikalarla özdeşleşen aynı Ariel Şaron, 2001 yılında İsrail Başbakanı seçildi.
2002’de Batı Şeria’daki askerî operasyonlar nedeniyle yeniden uluslararası tepkilerin merkezindeydi. Birleşmiş Milletler, Avrupa ülkeleri ve ABD yönetimi İsrail’in Filistin kentlerinden askerlerini çekmesini istiyordu.
Şaron ise askerî operasyonlarını sürdürüyordu.
O yıllarda da İsrail’in başka bir siyasi liderle farklı bir yola girebileceği tartışılıyordu.
Şaron gitti. Başka başbakanlar geldi. Netanyahu yükseldi.
Ama Filistin halkı bağımsızlığına kavuşamadı.
İşgal sona ermedi. Yasa dışı yerleşimler ortadan kalkmadı. Gazze’nin kuşatılması ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkının engellenmesi devam etti.
Bugün İsrail siyasetinde yeniden aynı tartışmanın yaşanması tesadüf değil.
Dün Şaron’un gitmesini isteyenler vardı. Bugün Netanyahu’nun gitmesini isteyenler var.
Peki yarın Eisenkot’un gitmesini istediğimizde kaç Filistinli daha hayatını kaybetmiş olacak?
74 bin 559 ölü, 175 bin 727 yaralı: Soykırımın bilançosu
Gazze’de yaşananlar artık yalnızca siyasi açıklamalarla geçiştirilebilecek boyutta değil.
26 Ekim 2026 tarihli Filistin Sağlık Bakanlığı verilerini aktaran habere göre, İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarında hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 74 bin 559’a, yaralananların sayısı ise 175 bin 727’ye yükseldi.
Yalnızca son 24 saatte hastanelere 11 kişinin cenazesi ve 35 yaralı getirildi.
Enkaz altında ulaşılamayan insanların bulunduğu düşünüldüğünde, bu rakamların bile bütün insani kaybı yansıtmadığı açık.
74 bin 559 insan…
Bir istatistikten söz etmiyoruz.
Yok edilen ailelerden, hayalleri ellerinden alınan çocuklardan, yaşadıkları şehirlerin enkazına mahkûm edilen insanlardan söz ediyoruz.
Bu ölümlerin, bu yıkımın, bu insanlık felaketinin sorumluluğunu yalnızca Netanyahu’nun kişiliğine indirgemek büyük bir hata olur.
Çünkü soykırımcı Netanyahu bu politikaları tek başına üretmedi.
Onu destekleyen siyasi yapı, savaş kararlarına katılan bakanlar, ordunun üst kademeleri ve yıllar içerisinde geliştirilen askerî doktrinler de bu tablonun parçaları.

İşte Gadi Eisenkot tam da bu noktada karşımıza çıkıyor.
Soykırımcı siyasetin askerî yüzü: Gadi Eisenkot
Eisenkot, 2015-2019 yılları arasında İsrail Genelkurmay Başkanlığı yaptı.
Ancak askerî geçmişinde bundan çok daha çarpıcı bir açıklama var.
2008 yılında İsrail ordusunun Kuzey Komutanı olarak yaptığı açıklamada, Lübnan’daki yerleşim bölgelerini hedef alan askerî stratejiyi savundu.
Eisenkot, İsrail’e saldırı düzenlenen köylere karşı orantısız güç kullanılacağını, çok büyük hasar ve yıkım meydana getirileceğini söyledi.
Bu yerleşim alanlarını sivil bölge olarak değil, askerî üs olarak gördüklerini açıkladı.
Ve ardından şu sözleri kullandı:
“Bu bir tavsiye değil. Bu bir plan. Üstelik onaylandı.”
Bu açıklama, Dahiye Doktrini olarak bilinen askerî yaklaşımın en açık ifadelerinden biri oldu.
Düşünün…
Bir askerî komutan, insanların yaşadığı yerleşim alanlarına karşı orantısız güç kullanılacağını ve büyük yıkım yaratılacağını açıkça savunuyor.
Bu nasıl bir güvenlik anlayışıdır?
Sivillerin yaşadığı bölgeleri topluca askerî hedef olarak değerlendiren bir düşünce, uluslararası insancıl hukukun sivilleri koruma yükümlülüğüyle nasıl bağdaşabilir?
Bugün Gazze’de bütün mahallelerin haritadan silindiği bir yıkım yaşanırken, Eisenkot’un yıllar önce savunduğu askerî anlayışı hatırlamamak mümkün mü?
Netanyahu, soykırımcı savaş siyasetinin bugünkü siyasi simgesiyse Eisenkot da bu yıkıcı askerî zihniyetin geçmişteki en açık savunucularından biridir.
Biri soykırımcı politikanın siyasi yüzü, diğeri aynı anlayışın askerî geleneğinden geliyor.
Aralarında farklılıklar olabilir. Ancak bu farklılıklar Eisenkot’un sicilini temizlemiyor.
Gazze sınırına keskin nişancı yerleştiren general
2018 yılına gidelim.
Gazze’deki Filistinliler, Büyük Dönüş Yürüyüşü kapsamında gösteriler düzenlemeye hazırlanıyordu.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Eisenkot, sınır hattına 100’den fazla keskin nişancı konuşlandırıldığını açıkladı.
Ardından yaşananları biliyoruz.
Birleşmiş Milletler’in bağımsız soruşturma komisyonuna göre, 30 Mart-31 Aralık 2018 dönemindeki gösterilerde 189 Filistinli hayatını kaybetti.
Bunların 183’ü İsrail güvenlik güçlerinin gerçek mühimmat kullanması sonucunda öldürüldü.
Hayatını kaybedenler arasında 35 çocuk, iki gazeteci ve üç sağlık çalışanı bulunuyordu.
Binlerce Filistinli yaralandı.
O dönemde İsrail ordusunun en üst düzey komutanı kimdi?
Gadi Eisenkot.
Bugün Netanyahu’nun karşısına alternatif olarak çıkarılan kişi, işte o dönemin genelkurmay başkanıydı.
Gazze’de keskin nişancıların ateşiyle ölen çocukları unutup dönemin genelkurmay başkanını bir değişim kahramanı olarak sunamazsınız.
Netanyahu’nun savaş hükümetindeki Eisenkot
7 Ekim 2023’ün ardından İsrail, Gazze’ye yönelik geniş çaplı saldırılarını başlattı.
Netanyahu hükümetinin aldığı kararlar sonucunda Gazze, dünyanın en büyük insani felaketlerinden birinin sahnesine dönüştü.
Peki Eisenkot neredeydi?
Muhalefette savaş karşıtı bir siyasetçi olarak mı mücadele ediyordu?
Hayır.
Netanyahu liderliğinde kurulan olağanüstü hükümete katılmıştı.
Yaklaşık sekiz ay boyunca bakan olarak görev yaptı. Dar savaş kabinesinin çalışmalarında yer aldı.
Yani Gazze’deki soykırım sürecinin ilk ve en ağır dönemlerinde Netanyahu’nun hükümetindeydi.
Bugün soykırımcı Netanyahu’nun politikalarını eleştiriyor olmak, Eisenkot’un o dönemdeki siyasi sorumluluğunu ortadan kaldırır mı?
Elbette kaldırmaz.
Eisenkot hükümetten ayrıldığında savaşın bütünüyle gayrimeşru olduğunu söylemedi. Netanyahu’nun savaş yönetimini, stratejik kararlarını ve askerî hedeflere ulaşamamasını eleştirdi.
Aralarındaki temel anlaşmazlıklardan biri savaşın kendisinden çok, nasıl yönetildiği ve hedeflerine ulaşılıp ulaşılmadığıydı.
Filistinliler açısından ise en önemli soru cevapsız kalıyordu:
İsrail’in askerî üstünlüğünü savunan bu iki isimden hangisi Filistinlilerin bağımsızlığını kabul edecekti?

Filistin devletini savunanlara ‘hayalperest’ diyor
27 Ağustos 2026’da Eisenkot, iki devletli çözüm konusunda son derece dikkat çekici bir açıklama yaptı.
7 Ekim’den sonra hâlâ iki devletli çözüme inanmayı gerçeklerden kopuk bir yaklaşım olarak nitelendirdi.
Filistin devletinin kurulmasını savunanları “hayalperest” olarak tanımladı.
Netanyahu da bağımsız Filistin devletine karşı çıkıyor.
Eisenkot da.
Netanyahu, işgal altındaki Batı Şeria’da Yahudi yerleşimlerini destekliyor.
Eisenkot da İsrail hukukuna uygun gördüğü belirli yerleşimlerin korunmasını savunuyor. Netanyahu’nun bazı ilhak girişimlerini ve yerleşimci şiddetini eleştirmesi ise bu temel tercihini değiştirmiyor.
Uluslararası Adalet Divanı’nın 2024 yılında İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki varlığını hukuka aykırı bulması ve yerleşim faaliyetlerinin sona erdirilmesi gerektiğini açıklaması ortadayken, bu yerleşimleri savunmak ne anlama geliyor?
İşgali bitirmek yerine onu farklı bir anlayışla sürdürmek.
İşte bu yüzden Netanyahu ve Eisenkot’u bir elmanın iki yarısı olarak görüyorum.
Filistin’in bağımsızlığı konusunda ortaya çıkan tablo değişmiyor.
İkisi de Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor.
İkisi de İsrail’in askerî üstünlüğünün sürmesini savunuyor.
Ve Eisenkot da Filistinlilerin geleceğine dair güven veren köklü bir siyasi dönüşüm ortaya koymuyor.
Eisenkot’un son vaadi de barış değil, yeni askerî operasyon
15 Ekim 2026’da Eisenkot, Gazze sınırında yaptığı açıklamada başbakan olması hâlinde 18 ay içerisinde Hamas’ın Gazze’deki yönetimine son vereceğini duyurdu.
Bunun Trump’ın önerdiği çerçeve üzerinden veya İsrail’in askerî ve operasyonel kapasitesi kullanılarak gerçekleştirilebileceğini söyledi.
Hamas’ın askerî kanadının ortadan kaldırılmasını hedeflediğini açıkladı.
Yani Gazze’deki büyük yıkıma ve soykırıma rağmen yeni askerî operasyon ihtimalini açıkça gündeminde tutuyor.
Bu açıklamalarda Filistinlilere bağımsız bir devlet vaat edilmiyor.
İşgalin tamamen sona erdirileceği söylenmiyor.
İsrail’in Filistin üzerindeki askerî denetiminin kaldırılacağı açıklanmıyor.

O hâlde dünya Eisenkot’un yükselişinden hangi barışı bekliyor?
Soykırımcı düzen yalnızca Netanyahu’dan ibaret değil
Birleşmiş Milletler Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, Eylül 2025’te İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği sonucuna vardı.
Uluslararası Ceza Mahkemesi de Netanyahu hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle tutuklama kararı çıkardı.
İsrail suçlamaları reddediyor. Soykırım davasında henüz nihai bir uluslararası mahkeme kararı bulunmuyor.
Eisenkot hakkında da kişisel olarak soykırım suçundan verilmiş bir mahkûmiyet kararı yok.
Ancak bu hukukî durum, onun askerî ve siyasi sicilinin eleştirilmesine engel değil.
Benim değerlendirmem açık: Netanyahu ile Eisenkot, Filistin’e yönelik soykırımcı siyasetin farklı dönemlerde sorumluluk üstlenmiş KATİLLERDİR.
Biri bugünkü savaşın siyasi lideri.
Diğeri sivil yerleşim alanlarında orantısız yıkımı savunmuş, Gazze sınırındaki ölümcül olaylar sırasında ordunun başında bulunmuş ve 2023 sonrasında Netanyahu’nun savaş hükümetinde görev yapmış eski bir general.
Bu kadar ağır bir geçmişe sahip siyasetçinin, sırf Netanyahu’ya karşı yarışıyor diye barışın temsilcisine dönüştürülmesini kabul etmek mümkün değil.
Dünya Şaron’u tartışırken de Filistin halkının kaderi yalnızca bir siyasi liderin gidişine bağlanmıştı.
Bugün benzer bir beklenti Netanyahu’nun iktidardan uzaklaştırılmasına yönelmiş durumda.
Ancak tarih bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor.
İsrail’de başbakanlar değişebilir.
Partiler bölünebilir.
Generaller siyasetçi olabilir.
Hatta dün aynı savaş kabinesinde görev yapan isimler bugün birbirinin en büyük rakibi hâline gelebilir.
Ama Filistin’in bağımsızlığına karşı çıkan anlayış değişmediği sürece bu siyasi mücadele Filistinliler açısından gerçek bir kurtuluş anlamına gelmeyecek.
27 Ekim 2026 seçimlerinin ardından Netanyahu ile Eisenkot’un siyasi bloklarının hiçbiri ilk sonuçlara göre hükümet kurmak için gerekli çoğunluğa ulaşabilmiş değil.
İsrail’in gelecekteki başbakanının kim olacağı henüz kesinleşmedi.
Fakat Filistinliler açısından cevaplanması gereken soru şimdiden belli.
Netanyahu’nun yerini kim alacak değil, Netanyahu’nun temsil ettiği işgal ve soykırımcı savaş siyaseti sona erecek mi?
Çünkü bugün Gazze’de 74 bin 559 insanın ŞEHİT OLMASIYLA kayıtlara geçen YIKIM VE SOYKIRIM, yalnızca bir başbakanın şahsi siyasi tercihlerine indirgenemez.
Bu felaketin arkasında yıllardır devam eden işgal, askerî üstünlük ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını reddeden bir devlet politikası bulunuyor.
Ve bu politika, yalnızca Netanyahu’ya özgü değil.
Şaron gitti, Netanyahu geldi. Netanyahu giderse Eisenkot gelebilir.
Peki Filistinliler daha kaç İsrail başbakanının değişmesini bekleyecek?
Benim için asıl soru budur.
Bir elmanın iki yarısından hangisinin iktidara geldiği değil, Filistin halkının işgalden ve soykırımcı siyasetten ne zaman kurtulacağı önemlidir.
Gökhan ÖZBEK
GasteTV Genel Yayın Yönetmeni

YORUMLAR