Siyaset ve aydın dünyamızda tuhaf bir alışkanlık vardır: Bir meselenin başına “sorun” kelimesini koyar, sonra da dönüp dışarıya bakarız. Kürt sorunu, Doğu sorunu, azınlık sorunu… Aynaya bakıp “acaba sorun bizim kendi özümüzle, kurucu hafızamızla kurduğumuz ilişkide mi?” diye sormak ise pek âdetimiz değildir. Bugün, 29 Ekim sabahında bir istisna yapalım ve Cumhuriyet’in aynasını doğrudan kendimize çevirelim: Buyurun, Türk sorunu.
Bakü’de kapı, Ankara’da ekran
Azerbaycan Bakanlar Kurulu’nun devlet okullarındaki öğrenci kıyafetlerine dair standart форма ve laiklik ilkesini öne çıkaran kararları ne zaman uygulamaya konsa, tartışma dönüp dolaşıp aynı düğümde kilitlenir. Resmi metinlerde “başörtüsü” kelimesi geçmez; yalnızca “okul formasının bütünlüğü” vurgulanır. Ancak geçmişte 2010-2012 yıllarında sokağa taşan protestolardan bugünkü yönetmelik tartışmalarına kadar, okul kapısında geri çevrilen başörtülü kız çocuklarının görüntüleri Türkiye’deki ekranlara her düştüğünde, metnin sessizliği kapıdaki uygulamayı örtmeye yetmez.
Ardından o bilindik koreografi başlar. Ankara’dan, aralarında muhafazakâr siyasetçilerin de bulunduğu sert tepkiler yükselir; Bakü’den ise konunun iç işleri olduğu ve siyasi manipülasyon aracı yapıldığı cevabı gelir. Azerbaycan devlet televizyonu, Aliyev’in Kur’an öptüğü görüntülerle laikliğin dine karşıtlık olmadığı mesajını verir. Yani Bakü’de laiklik, yasak yazmadan yasaklamanın ve Kur’an’ı öperek laik kalmanın sanatı. Bakü’nün milli güvenlik hesaplarında, yanı başındaki İran teokrasisinin dini sembolleri bir Truva atı olarak kullanma ihtimali elbette vardır. Ancak hangi gerekçeyle olursa olsun, devlet kaygısının faturasını okul kapısındaki Türk kızlarına kesmek, devleti kendi milletiyle küstüren bürokratik bir kolaycılıktır.
Biz bu filmi izlemekle kalmadık, oynadık da. Türkiye yıllarca üniversitede, kamuda, okulda başörtüsü yasağı yaşadı; kendi evlatlarını kapıdan çevirmenin milli birliği nasıl yaraladığını en iyi bilen ülkelerden biridir. Yasak 2010’lardan itibaren aşama aşama kalktı; hafıza taze. Laiklik, Türk çocuğunu okuldan kovmanın değil, devlet aklını her türlü tahakkümden korumanın yolu olmalıdır.
Tarikat: El üstünde, el altında, elde
Meselenin doğrudan milli egemenliği ilgilendiren bir de cemaat ve tarikat boyutu var. Bakü, devletin denetimi dışındaki dinî yapılara genel olarak mesafeli duruyor; 2009’da Gence’de Nurcu grup üyelerinin gözaltına alınması bunun eski örneklerinden biri. Türkiye’de ise cemaatler uzun yıllar siyasetin seçmen deposu görülerek “el üstünde tutulan”, devlete ortak edilen yapılar oldu.
Oysa Türk devlet töresi ortak kabul etmez; el üstünde tutmakla devleti kaptırmak arasında ince bir çizgi vardır. 15 Temmuz darbe girişimi, devlet içinde örgütlenen bir cemaat yapısının bedelini bu millete çok ağır ödetti. Bugün ise siyasetle uyumlu olan yapıların korunduğu, çizgi dışına çıkanların veya ekonomik gücü tehdit olarak algılananların ise bir gecede mali suç ve kayyım operasyonlarıyla hatırlandığı bir tablo var. Asıl soru şu: Cemaat ve tarikatlara karşı Cumhuriyet’in kurucu sınırlarını ve kalıcı ilkelerini koymak yerine, konjonktüre göre “elde tutma” siyaseti güden bir anlayış, Bakü’ye tarikat dersi verebilir mi?
Mekke’ye giden yol Bakü’den geçmiyor
Bu gerilimin arka planında iki ülkenin dünyaya baktığı pencerelerin farklılığı yatıyor. Türkiye son yıllarda Orta Doğu ve Körfez eksenli diplomatik, ekonomik ve askeri anlaşmalarla İslam dünyasında oyun kurucu olmayı öne çıkaran bir hat izliyor. Azerbaycan ise çoğunluğu Şii olan, İran’la sınırı paylaşan, milli güvenliği için İsrail’le stratejik ilişkiler yürüten bir Türk devleti. İki başkentin Orta Doğu’ya bakışının farklı olması şaşırtıcı değil. Kimi yorumcular Bakü’deki katı laiklik refleksini bu jeopolitik mesafeyle ilişkilendiriyor. Ama Karabağ’da omuz omuza destan yazmış iki kardeş devletin arasına bile Orta Doğu’nun ittifak ve mezhep denklemleri kara kedi gibi girebiliyorsa, durup sormak zorundayız: Türk dış politikasının pusulası Türk dünyasının ortak çıkarları mıdır, yoksa başka coğrafyaların bitmeyen kavgaları mı?
İki Türk, iki ayna
Asıl trajedi, iki toplumun birbirine tuttuğu aynada gizli: Türkiye’nin muhafazakâr kesimi Azerbaycan’a bakıp “Ruslaşmışsınız, Moskova’nın boyunduruğundan çıkamamışsınız” diyor. Azerbaycan’daki laik kesim ise Türkiye’ye bakıp “Araplaşıyorsunuz, Körfez’in nüfuzuna giriyorsunuz” cevabını veriyor. İkisinin de tarihsel bir dayanağı var: Azerbaycan 70 yıl Sovyet idaresinin, Türkiye ise yüzyıllar süren Orta Doğu bağının izlerini taşıyor. Ama asıl Türk sorunu tam burada başlıyor: Türk’ün, kendi kardeşini Rus’un ya da Arap’ın terazisiyle tartması.
Oysa bu milletin en parlak anları ne Moskova’nın ne de Körfez’in reçetesiyle yaşandı; kendi milli modernleşme tecrübesiyle yaşandı. Bir tarafın tarihinde 1918’de Müslüman dünyanın ilk parlamenter cumhuriyeti ve kadınlara oy hakkı var. Ortak tarihlerinde 1926’da Bakü’de toplanan, Türkiye’den de heyetin katıldığı ve Latin alfabesine yönelen Türkoloji Kurultayı var; o yol, Moskova 1939’da Kiril’e geçirene kadar yarıda kaldı. Öbür tarafın tarihinde ise bugün 103. yılını kutladığımız 1923 Cumhuriyeti ve 1928 Harf İnkılabı var. Bugün bu ortak mirası unutup birbirini “asıl Türk” olmamakla suçlayanlar, aynı çarşıda birbirinin öz malına “sahte” yazan iki rakip esnaf gibi. “Tek millet, iki devlet” ülküsünü bir de bu pazarlıkla dinleyin.
Çözüm: 29 Ekim Ruhu
Yüz yıldır “Kürt sorunu”, “mezhep sorunu” diye tartıştığımız meselelerin düğümü de bu kimlik savrulmasında yatıyor. Türk sorunu; Türklüğü kurucu Cumhuriyet felsefesinden koparıp bir mezhebin, bir cemaatin ya da dar bir bürokratik ezberin içine sıkıştırdığımızda başlıyor. Ankara ve Bakü gibi aynı kökün iki dalı bile birbirini “Araplaşmak” ya da “Ruslaşmak” diye ötekileştirirken, bu ülkenin Kürt’ünü, Türkmen’ini, Alevi’sini, Laz’ını, Çerkes’ini içeride bir arada tutan bağ ne olacak?
O bağın adı 29 Ekim 1923’te konmuştur. Cevap; Türklüğü kan, kabile ya da mezhep üzerinden değil, Atatürk’ün işaret ettiği gibi ortak vatan, ortak dil, yüksek kültür ve eşit yurttaşlık üzerinden kurmaktan geçiyor. Başörtülü kız çocuğunun da, başı açık kız çocuğunun da Cumhuriyet’in okullarında eşit ve hür olduğu; devletin ne şeyhlere ve cemaatlere teslim edildiği ne de kendi milletinin inancıyla kavga ettiği o kurucu “Türklük” şuurunu yeniden hatırlayabilirsek, içerideki ayrılıkları da dışarıdaki savrulmaları da kökünden çözmüş oluruz.
Çünkü Cumhuriyet, Türk’ün ne Doğu’nun teokrasisine ne de Kuzey’in istibdadına boyun eğmeden kendi kaderine el koyduğu gündür. Kimlik de Cumhuriyet gibidir: Kâğıtta ilan edilir, ama yalnızca özgür ve eşit yurttaşların omuzlarında yaşar.
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
Emre Yıldırım
SOSYOLOG

YORUMLAR