Bir röportaj çekildi. Sorular, ışık ve emek kayda girdi. Sonra birkaç saniyelik bir hatıra karesi ortaya çıktı ve bütün hikâyenin yönünü değiştirdi. Sosyal medya, söyleşinin içeriğinden çok insanın fiziksel görünüşüne tutunmayı seçince geriye şu soru kaldı: Mizah nerede biter, bakış terbiyesi nerede başlar?
Kayıt akıyor
Çırağan Sarayı’nın tarihî atmosferinde, Boğaz’a bakan o ağırbaşlı sessizliğin içinde bir söyleşi hazırlandı. Her şey mesleğin bildiğimiz disipliniyle ilerliyordu: Kamera kuruldu, konuk yerleştirildi, ışık ayarlandı, ses kontrol edildi.
Kayıttan saniyeler önce teknik ekipten, günün hatırası olarak cep telefonuyla bir kare çekmesi istendi. Hani şu hepimizin bildiği masum istek: “Bir fotoğrafımız olsun.” Sonra kameranın başına geçtim. Parmağım kayıt tuşuna gitti.
REC.
Kayıt akıyor…
O an benim dünyamda mesele çok açıktı: Kadraj, ses, ışık, soru, cevap, akış… Yani röportajın kendisi. Fakat işimiz bittikten sonra o birkaç saniyelik hatıra karesi kendi yolculuğuna çıktı.
Fotoğrafı ben çekmedim. Bir görevlinin çektiği sıradan bir kareydi. Sosyal medya onu aldı, eğdi, büyüttü, çoğalttı, eğlence konusu yaptı.
Mizahın ince çizgisi
Bazı fotoğraflar çekildiği anda değil paylaşıldıktan sonra kader değiştirir. İlk bakışta sadece bir duyuru karesidir sonra bir detay seçilir, büyütülür, çoğaltılır. Bir anda fotoğraf, sahibinin niyetinden çıkar, kalabalığın yorumuna teslim olur.
Mizah hayatın zekâsıdır. İnsanı rahatlatır, toplumu konuşturur. Fakat mizah insanın fiziksel özelliği üzerinden kurulduğunda başka bir yere savrulur. Bir insanın boyu, kilosu, yüzü, sesi ya da bedeni, kalabalığın espri malzemesi değil mahremiyetinin parçasıdır. Gülmek başka, bir insanı görüntüsüne hapsetmek başka. Aradaki çizgi incedir: İnsanlık tam da o çizgide belli olur.
Rekabet hırsı ahlakı ezmemeli
Futbol rekabeti sever. Taraftar dili hızlıdır, keskindir, zaman zaman çok yaratıcıdır. Renkler, formalar, galibiyetler, yenilgiler… Hepsi büyük bir duygunun parçası.
Ama rekabet hırsı ahlak ilkelerini ayaklar altına aldığında spor kültüründen çok kalabalık hoyratlığı konuşur. Rakibin oyununa, tercihine, kararına itiraz edebilirsiniz. Teknik direktörü eleştirebilir, sonucu tartışabilirsiniz. Fakat bir insanı fiziksel özelliğine indirgemek, eleştiri olmaktan çıkar, nezaket kaybına dönüşür. Sporun ruhu mücadeledir, aşağılama değil.
Televizyoncunun refleksi
Televizyonculuk bana şunu öğretti: Görüntü yalnızca ekranda duran şey değildir. Büyür, yön değiştirir, sahibinden kopar, başka bir anlama bürünür. Bazen bir kare, anlatmak istediğiniz şeyin önüne geçer.
Bu yüzden bir televizyoncunun refleksi güçlü olmalı. Sıradan bir görüntüyü bile çok yönlü okuyabilmek, mesleki beceriden öte bir karakter hâline gelmeli. “Bu kare ne gösteriyor?” sorusunun yanına “Bu kare neye dönüşebilir?” sorusunu da koymak gerekir. Görüntü çağında yalnız çekmek yetmiyor, görüntünün kaderini de sezmek gerekiyor.
Kendisiyle barışık olan kaybetmez
Bir de insanın kendisiyle barışması meselesi var. Hayat herkese aynı fiziksel ölçüleri, aynı avantajları, aynı görünüş kalıplarını vermiyor. Ama insan, kendisine yöneltilen bakışın içinde kaybolmadan yürümeyi öğrenebiliyor.
Peter Dinklage bunun güçlü örneklerinden biri. Fiziksel özelliğini dar bir klişeye hapsettirmeden güçlü bir oyunculuk kimliğine dönüştürdü. Onu izlerken bir beden ölçüsünden çok sahne hâkimiyetini, zekâyı, karakteri ve emeği görürsünüz. Demek ki insan bazen kendisine yönelen bakışı bütünüyle değiştiremez fakat o bakışa teslim olmamayı öğrenebilir.
Cyrano’nun aynası
Edebiyat bu meseleyi çoktan anlatmıştı. Edmond Rostand’ın Cyrano de Bergerac’ında burun, yalnızca fiziksel bir özellik olarak durmaz; zekânın, kırılganlığın, onurun ve gururun sınandığı bir aynaya dönüşür. Cyrano, alay konusu yapılabilecek bir ayrıntıyı, kendi söz kudretiyle insanlık hâline getirir.
Bugün sosyal medyada büyütülen her beden detayı da aslında bize şunu soruyor: Biz neye gülüyoruz? İnsana mı, kendi bakışımızın kabalığına mı?
Asıl kayıt nerede?
Sonunda röportaj kayboldu, capsler kazandı gibi göründü. Belki günün gürültüsünde öyle oldu. Ama ben yine de asıl kaydın nerede durduğunu biliyorum. Emek bir yerde kalır. Söylenen söz bir yerde kalır. Bir söyleşinin hazırlığı, alın teri, dikkatle kurulmuş ışığı, temiz sesi, doğru soruyu bekleyen o kısa sessizliği bir yerde kalır. Sosyal medya hızla güler, hızla unutur. Emek daha sessizdir, kolay kaybolmaz.
O gün kameranın başındaydım. Kayıt akıyordu. Bugün geriye dönüp baktığımda şunu düşünüyorum: Bir fotoğraf bazen kişileri değil ona bakan kalabalığın karakterini gösterir.
Röportaj kayboldu sanılır.
Oysa kaybolan, çoğu zaman bakış terbiyesidir.
Mehmet Arif ÖNALAN
GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ – BELGESELCİ – FOTOĞRAFÇI

YORUMLAR