Ankara ve Kayseri mutfaklarını anlamanın en derin yolu, aslında bu iki kentin bir zamanlar Anadolu Selçuklu dünyasının iki ayrı direği olduğunu hatırlamaktan geçer.
Çünkü bugün sofralara yansıyan sade pilavın da incecik açılmış mantının da ağır ağır pişen güvecin de kökleri o Selçuklu ocaklarında tüter.
Aynı devlete mensup iki şehir, aynı han yollarından geçen kervanların uğrak yerleri…
Ama mutfak söz konusu olduğunda Selçuklu’nun mirası her iki kentte bambaşka bir biçim almış.
Kayseri, Selçuklular döneminde yalnızca bir ticaret şehri değil; aynı zamanda zanaatkâr ruhun, çarşıların, pazarların, et ve baharat işçiliğinin en rafine biçimde geliştiği bir merkezdi.
Bugün mantının milimetrik ölçüsündeki titizlik ya da pastırmanın çemeninde saklı ince teknik, aslında o dönemin şehirli Selçuklu kültürünün devamı gibidir.
Kayseri mutfağı hâlâ o tüccar şehrinin canlılığını taşır: baharat açık konuşur, et işlenir, hamur zanaatkârın elinde kendine özgü bir kimlik bulur.
Selçuklu’nun çarşı ekonomisi, mutfağını da aynı incelikle şekillendirmiştir.
Ankara ise Selçuklular döneminde askeri güzergâhların, konaklama noktalarının, tıpkı bugünkü gibi devlet aklının daha sakin nefes aldığı bir merkezdi.
Bu yüzden Ankara sofrası bugün hâlâ Selçuklu’nun tencere kültürünü, ağır ateşte pişen yemeklerini, güvecin vakur duruşunu hatırlatır.
Abartı yoktur; ama sadeliğin içindeki derinlik, Selçuklu taşrasının kendi ritmini koruyan mutfağını çağrıştırır.
Ankara tava, Beypazarı güveci, sade ama tok lezzetli pilav-et birlikteliği…
Hepsi birer Selçuklu mirasıdır; göçebe gelenekle şehirli düzenin birleştiği o eski mutfak hafızasının bugüne ulaşmış hâli.
İki mutfak arasında keskin farklar olsa da kök derinlerde birleşir.
Çünkü Selçukluların Anadolu’da kurduğu düzen yalnız saraylarda değil, kervansaraylarda da pişen bir mutfaktı: yoğurdun hâkimiyeti, etin tencerede ya da taş fırında ağır ağır pişirilmesi, kışa hazırlığın vazgeçilmez ritüelleri, tahıl ve hamurla kurulan büyük sofra…
Hem Ankara’da hem Kayseri’de bu ortak hat hâlâ canlıdır; sadece yorum farkı değişmiştir.
Kayseri Selçuklu mutfağının “pazar yeri ruhunu” bugüne taşırken, Ankara “bozkırın dinginliğini” korur.
Kayseri’de baharat konuşur, Ankara’da etin kendi sesi duyulur.
Kayseri el işçiliğinin inceliğini, Ankara tencere yemeğinin asaletiyle cevap verir.
Ama ikisi de aynı büyük hikâyenin, Selçuklu’nun Anadolu’ya yerleşirken kurduğu sofra kültürünün iki farklı anlatıcısıdır.
Belki bu yüzden, Ankara’nın sakin güveci ya da Kayseri’nin iddialı mantısı aslında birbirine rakip değil; Selçuklu’dan bu yana aynı toprağın iki ayrı sesidir.
Biri ticaret yollarının hareketini, diğeri bozkırın huzurunu temsil eder.
Sofra değişir, zaman değişir, şehirler büyür; ama o eski Selçuklu mutfağının nefesi hâlâ her iki kentte de sıcacık bir tencerenin üzerinden yükselmeye devam eder.
Dr. Murat Kaan YILDIZ
TARİHÇİ

YORUMLAR