Ateşli silahların dünya tarihindeki devrim niteliğindeki rolünü konuşurken zihinlerimiz çoğu zaman Avrupa’nın sanayi öncesi dönüşümlerine, Osmanlı’nın Yeniçeri ocaklarına ya da Çin’in barut geleneğine gider.
Oysa aynı dönemlerde İran coğrafyasında yaşanan teknoloji ve savaş kültürü etkileşimi, tarih kitaplarının kenarına itilmiş büyük bir hikâye olarak durur.
Safavilerden Zandlara, Kaçar döneminden 19. yüzyıl modernleşme hamlelerine kadar İran’ın ateşli silahlarla kurduğu ilişki hem derin bir tereddüdün hem de ısrarlı bir uyum çabasının izlerini taşır.
Bu hikâye yalnızca topun, tüfeğin ve barutun hikâyesi değildir; devlet ile toplumun, savaş kültürü ile aşiret siyasetinin, merkezî otorite ile çevredeki aşiretlerin ve nihayetinde Doğu ile Batı’nın birbirini nasıl dönüştürdüğünün de tarihidir.
İran’da ateşli silahlar için kullanılan ilk kelime “tofak”tır.
Kelimenin kökeni bile bu teknolojik dönüşümün ne kadar organik bir süreç içinde algılandığını gösterir. “Tof”, yani tükürme sesi, aslında içi oyulmuş bir kamıştan küçük taşların veya tanelerin üflenerek fırlatıldığı basit bir av aracının çıkardığı sestir.
Buradan “tofang”a, yani gerçek manada barutlu tüfeğe geçiş, sadece bir silahın değil, dilin, kültürün ve savaş anlayışının değişimi demektir.
16. yüzyıldan itibaren kaynaklarda “tofang” şekliyle karşımıza çıkan bu kelime, İran toplumunun ateşli silahı artık gündelik ve askeri bir gerçeklik olarak içselleştirdiğini gösterir.
Yaygın kanaatin aksine, ateşli silahların İran’a gelişi Şah Abbas devriyle başlamaz. Bu, popüler anlatıların kolaycı bir sadeleştirmesidir.
Hikâyenin gerçek başlangıcı, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın Venedik’le kurduğu karmaşık ilişkilerde yatar. 15. yüzyılın son çeyreğinde Venedik, Osmanlı’ya karşı denge unsuru olarak gördüğü Uzun Hasan’a tüfekler, kuşatma topları ve uzman top dökümcüleri göndermeye kalkışır.
Fakat bu silahların önemli bir kısmı asla Tebriz’e ulaşmaz. Akkoyunlu ordusu da Osmanlı topçusunun yoğun ateşi karşısında ağır yenilgiler almaktan kurtulamaz.
İran coğrafyasında ateşli silahların hikâyesi böylece, teknolojinin geç ulaştığı değil, ulaştığı halde siyasal, stratejik ve lojistik nedenlerle tam anlamıyla etkin biçimde kullanılamadığı bir süreç olarak başlar.
Safavi hanedanının sahneye çıkışıyla birlikte bu tablo yeni bir biçim kazanır.
Şah İsmail’in 1514’te Çaldıran’da Osmanlı topçusuna yenilmesi, İran askeri tarihinde bir kırılma noktasıdır.
Karizmatik liderlik, atlı süvari hücumları ve bire bir çarpışmaya dayanan geleneksel savaş anlayışı, barutun yarattığı anonim ölümle ilk kez bu denli sert çarpışır.
Safavi ordusu bu savaşta topçuyu neredeyse hiç kullanmaz ve sonuç felakete varan bir hezimettir.
Ancak Şah İsmail bu yenilgiyi bir son değil, acı bir uyarı olarak okur. Hemen ardından vekili Sultan Hüseyin’i tüfekçiler birliğinin başına getirir, tofangçılar adıyla yeni bir sınıf oluşturur ve hem içeride hem dışarıda ateşli silah teknolojisini yaygınlaştıracak adımlar atar.
Çok kısa süre içinde İran şehirlerinde ve saray çevrelerinde tüfekçiler artık sıradan bir görüntü hâline gelir.
16. yüzyılın başlarında ülkeye gelen Portekiz elçileri, Kaşan’da kendilerini karşılayan kalabalık arasında metal tüfekli kırk kadar İranlının bulunduğunu hayranlıkla not eder.
Yüzyıl ilerledikçe Safevi ordusundaki tofangçı sayısı binlerle ifade edilmeye başlar; bazı Avrupalı gözlemciler 12 binden 20 bine varan rakamlar verir.
Bu rakamlar abartılı olsa bile, ateşli silahların artık İran ordusunun marjinal bir unsuru olmadığını, aksine düzenli bir sınıf hâline geldiğini gösterir.
Safavi tüfekleri uzun ve ince namlulu oluşlarıyla, dönemin bazı Avrupa örneklerinden farklıdır.
İranlı ustalar yalnızca savaş için değil, avcılık için de zarif, fildişi kakmalı, motifli tüfekler üretir. Ateşli silahlar yalnızca savaş meydanında değil, saray bahçelerinde, av sahnelerinde ve minyatürlerde de görünür hâle gelir.
Barutun sesi, artık yalnızca kalelerin önünde değil, şiirde, resimde ve gündelik dilde de yankılanmaktadır. Bununla birlikte, İran’ın derinlere işlemiş süvari merkezli savaş kültürü, ateşli silahların tam anlamıyla doktrinin merkezine oturmasını geciktirir.
Hızlı akın, ani baskın, at üzerinde çeviklik ve bireysel kahramanlık etrafında şekillenen bir savaş anlayışı, ağır ve doldurması zaman alan tüfeklerle kolay uyum göstermez.
Tüfekçi sınıfı çoğu kez köylülerden, esnaftan, zanaatkârlardan devşirilir; bu nedenle toplumsal hiyerarşide aşağı görülür, savaş meydanında da adeta tüketilebilir insan kaynağı gibi muamele görür.
Ateşli silah, prestijli süvariye değil, düşük itibarlı piyadeye yakıştırılır.
İran askeri tarihinin en özgün ateşli silahlarından biri olan zanbûrak, işte bu aşamada sahneye çıkar.
Deve sırtına monte edilmiş, küçük ama etkili döner toplar, İran coğrafyasının engebeli yapısına üstün bir uyum gösterir.
Zanbûraklar gerektiğinde çömelmiş bir devenin sırtından, gerektiğinde hareket hâlindeyken ateşlenebilir; klasik anlamda ağır topçu bataryası taşımaya elverişli olmayan dağlık bölgelerde, çöl geçişlerinde pratik bir ateş gücü sağlar.
Bu silahın yalnızca İran’da değil, Afgan kabileleri ve Özbekler gibi göçebe-yerleşik arası topluluklarda da yaygınlaşması, teknolojinin yerel savaş kültürleri tarafından nasıl yeniden yorumlandığının çarpıcı bir örneğidir.
Zanbûrak, Doğu’nun ağır top teknolojisini bire bir kopyalamak yerine, onu deve kervanının temposuna ve bozkır savaşının hızına uyarlama çabasıdır.
Devletin ateşli silahlarla kurduğu ilişki, yalnızca orduyu güçlendirme stratejisiyle sınırlı kalmaz; aynı zamanda silahın kimde olacağına dair hassas bir iktidar mücadelesini de beraberinde getirir.
Safeviler tıpkı Osmanlılar gibi ateşli silahların üretimini, dağıtımını ve ihracını sıkı denetim altına almaya çalışır.
Kükürt ihracının yasaklanması, bazı bölgelerin silahsızlandırılması ve maden kaynaklarının merkez kontrolüne alınması bu kaygının ürünüdür. Buna rağmen, zaman ilerledikçe tüfek ve tabanca, yalnızca düzenli ordunun değil, köylünün, kasabalının, hatta eşkıyanın elinde de görünür hâle gelir. 17. yüzyılın sonunda köylülerin çakmaklı tüfek taşıdığına dair kayıtlar, ateşli silahın artık sıradanlaşmış bir güç aracı olduğunu gösterir.
Bu sıradanlaşma, devlet açısından yeni bir güvenlik krizini de beraberinde getirir: Aşiretler ve yerel güç odakları, merkez ordusundan daha güçlü ateş gücüne sahip olmaya başlar.
18.yüzyılda Nadir Şah, barutu ve ateş gücünü yeniden merkeze alan, klasik İran savaş dehasının son büyük temsilcisi olarak karşımıza çıkar.
Onun ordusunda zanbûrak birlikleri binlerce deveye yayılmış halde savaş meydanına çıkar, farklı çaplarda toplar, havanlar, el bombaları ve çeşitli ateşli silahlar kullanılır.
Nadir Şah’ın Afganlara karşı kazandığı zaferlerin önemli bir kısmı, rakiplerini üstün ateş gücüyle bastırabilmesine dayanır. Hindistan seferinde ele geçirilen toplar, İran’ın kısa süreli de olsa ciddi bir topçu gücüne sahip olmasını sağlar.
Buna rağmen İran coğrafyasının dağlık ve nehir taşımacılığından yoksun yapısı, ağır kuşatma toplarının etkin kullanımını çoğu zaman engeller; büyük şehirlerin fethi kadar, kuşatmaların lojistiği ve mühimmat tedariki de ciddi bir sorun olarak karşısına çıkar.
19.yüzyıla gelindiğinde, İran artık Avrupa’nın çok gerisinde kalmış bir askeri yapı sergiler. Osmanlı İmparatorluğu Tanzimat ve Islahat süreciyle ordusunu yeniden örgütlemeye çalışırken, Rusya Kafkasya’dan adım adım inmekte, Avrupa orduları modern topçularla donanırken, Kaçar İran’ı hâlâ büyük ölçüde aşiret süvarilerine ve dağınık tüfekçi birliklerine dayanan bir askeri sistemle ayakta kalmaya çalışmaktadır.
Bir askerin kendi tüfeğini kendisinin sağlaması beklenir; devlet, kamu gücünün en temel unsurunu bile ancak kısmen finanse edebilmektedir. Orduda hâlâ zanbûrak birliklerinin bulunması, bu silahın yenilikçi bir çözüm olmaktan çıkıp artık modası geçmiş bir alışkanlığa dönüştüğünü düşündürür.
Modernleşme girişimleri ise dış politikanın dalgalanmalarına bağlıdır. Napolyon döneminde Fransa’nın gönderdiği askeri heyetler, ardından İngilizlerin Tebriz’de ve İsfahan’da kurdukları dökümhaneler, Fransız ve İngiliz uzmanların verdiği eğitimler, bir yandan İran ordusunu kısmen modernleştirirken, diğer yandan bu modernleşmenin sürekliliğini dış güçlerin çıkar hesaplarına bağımlı hâle getirir.
Fransa ile Rusya yakınlaştığında Fransız yardımı kesilir, İngiltere’nin Hindistan politikası değiştiğinde Tehran’a gönderdiği askerî uzmanlar geri çağrılır, Avusturya’dan alınan tüfekler askerler tarafından özel mülkiyet sayılıp el altından satılır.
Sonuçta İran, modern silahlarla donatılmış ama cephanesi yetersiz, disiplin düzeyi düşük, emir-komuta zinciri bozuk bir orduya mahkûm olur.
Bu tablonun arkasında üç temel gerçeklik yatar. Birincisi, ateşli silahlar İran’a her zaman dışarıdan gelir; Venedik’ten, Portekiz’den, İspanya’dan, İngiltere’den, Fransa’dan, Avusturya’dan…
İran hiçbir dönemde top ve tüfeğin küresel üretim merkezlerinden biri olamaz. Yine de bu durum, İran’ın teknolojiyi yaratıcı biçimde uyarlamasının önünde mutlak bir engel değildir.
Zanbûrak gibi hibrit çözümler ya da ince namlulu, zarif tüfeklerin üretimi, bu yaratıcılığın somut yansımalarıdır.
İkincisi, merkezî devlet kapasitesi hiçbir dönemde kalıcı biçimde güçlenemez. Safevilerde, Nadir Şah döneminde, Kaçarlarda, hatta 19. yüzyılın son çeyreğinde bile aşiretlerin ateş gücü, çoğu zaman merkez ordusundan daha etkili ve daha yaygındır.
Devlet, elindeki modern top ve tüfeklerle bile, dağlar arasında saklanan silahlı kabileleri kontrol etmekte zorlanır. Üçüncüsü, İran’ın Batı ile kurduğu askeri teknoloji ilişkisi, hiçbir zaman çift taraflı, dengeli ve sürdürülebilir bir ortaklığa dönüşmez.
Hep bir pazarlık, hep bir geri çekilme, hep bir yarım kalmış modernleşme parantezi söz konusudur.
Bugün İran toplumunda silahın, devlet otoritesinin ve kabile kimliklerinin ne anlama geldiğini tartışan herkes, bu uzun tarihsel arka planı görmek zorundadır.
Ateşli silah, bu coğrafyada ne yalnızca bir savaş aracı ne sadece bir suç unsurune de sadece bir devlet tekelidir. O, bir yandan saray bahçesinde av tüfeği, bir yandan göçebe çadırında kuşanılan tüfek, bir yandan da diplomatik mektuplara konu olan top siparişidir.
Topun ve tüfeğin hikâyesi, bu anlamda, İran devletinin sınırlarının, toplumun dokusunun ve bölgenin güç dengelerinin hikâyesiyle iç içe geçmiştir.
Belki de bu nedenle bugün hâlâ şu soruyu sormak güncelliğini koruyor: Bir toplum ateşli silah teknolojisini ne kadar erken benimserse mi güçlenir, yoksa onu nasıl benimsediği mi her şeyden önemlidir?
İran’ın ateşli silahlarla kurduğu uzun ve çalkantılı ilişki, cevabın ikincisinde yattığını fısıldıyor.
İran’ın bugün ateşli silahlarla kurduğu ilişki, modern dünyanın karmaşık güvenlik denklemine tarihin içinden gelen derin bir gölge düşürüyor.
Ülke, piyade silahlarında hâlâ Sovyet kalıntıları, Çin kopyaları ve yerel üretim yamalarından oluşan dağınık bir yapıya sahipken, balistik füze ve İHA teknolojilerinde bölgesel bir “asimetrik ateş gücü” kurarak kendine özgü bir model geliştirmiş durumda.
Bu durum, İran ordusunu klasik anlamda güçlü kılmıyor; tam tersine, onu konvansiyonel ölçülerle zayıf, fakat düşük maliyetli ve zor öngörülebilir saldırı kabiliyetiyle tehlikeli bir aktöre dönüştürüyor.
Devletin elindeki silah, bugün yalnızca dış tehditleri değil, içerideki toplumsal hareketleri bastırmayı da hedefleyen bir rejim aygıtına dönüşmüş durumda; tıpkı Safeviler devrinde tüfekçi sınıfı, Kaçarlar döneminde aşiret silahlanması ya da Nadir Şah’ın hız ve ateş gücünü bir araya getirme çabası gibi, modern İran da sürekli bir iç-dış tehdit algısının içinde silah teknolojisini kimlik ve iktidarla iç içe geçiriyor.
Toplumun elindeki silah ise merkezi otoriteyi destekleyen bir unsur olmaktan çok onu tehdit eden bir ağırlık hâline geliyor; sınır bölgelerinde, aşiret hatlarında, kaçakçılık koridorlarında dolaşan silahlar, devlet ile toplum arasında yüzyıllardır süren o gerilimli mesafenin modern izdüşümü gibi duruyor.
Bugünün İran’ı konvansiyonel bir ordu kuramadığı için kendine “ısıran kirpi” görünümü vermeyi tercih ediyor; yani zayıf gövdesini uzun menzilli füzeler, kamikaze İHA’lar ve vekil örgütlere aktardığı ateşli silahlarla güçlendiriyor.
Bu strateji, rejimi şimdilik ayakta tutsa da bölgeyi sürekli bir gerilimin eşiğinde tutan bir ateş politikası yaratıyor.
Nihayetinde İran’ın ateşli silahlara bakışı, tıpkı tarih boyunca olduğu gibi bugün de iki gerçeğin arasında salınıyor: Devleti korumak için silaha sarılan bir iktidar ve silahın çoğaldığı ölçüde devletten uzaklaşan bir toplum.
Dr. Murat Kaan YILDIZ
TARİHÇİ

YORUMLAR