İran denildiğinde askerî tarihin ilk akla gelen görüntüsü çoğu zaman atlı savaşçılardır. Bozkırdan İran platosuna inen Türkmenler, ağır zırhlı Sâsânî süvarileri, Kızılbaş beyleri veya Nadir Şah’ın hızlı orduları… Ancak İran coğrafyasındaki savaşların yükünü yalnızca atlılar taşımadı. Kaleleri savunan, dağ geçitlerini tutan, şehir surlarına yürüyen ve savaş meydanında ilk darbeyi karşılayan piyadeler, İran ordularının çoğu zaman görünmeyen fakat vazgeçilemeyen gücüydü.
İran’da piyadenin tarihi eski çağlara kadar uzanır. Ahameniş ordularının büyük bölümü yay, mızrak ve kalkan taşıyan yaya askerlerden oluşuyordu. İmparatorluğun farklı bölgelerinden toplanan bu askerler, savaş alanında geniş kitleler hâlinde kullanılıyordu. Sâsânîler döneminde ise ordunun asıl vurucu gücü ağır süvari olmuştu. Buna rağmen piyadeler ordunun önünde engeller kuruyor, ok atıyor, kaleleri kuşatıyor ve süvarilerin hareket edebileceği güvenli alanı hazırlıyordu.
İslâm fetihlerinden sonra İran’daki askerî düzen değişti. Arap askerleri, yerli İranlı unsurlar ve daha sonra Türk savaşçılar aynı orduların içerisinde yer almaya başladı. Gaznelilerden Selçuklulara kadar pek çok devlette atlı askerler daha itibarlı kabul ediliyordu. Piyadeler ise çoğunlukla şehirlerden ve köylerden toplanıyor; kale muhafazası, kuşatma, hendek savunması ve okçuluk gibi işlerde kullanılıyordu.
Bu durum, İran coğrafyasına hâkim olan Türk ve Moğol devletlerinde de büyük ölçüde devam etti. At sahibi olmak savaşçının hem toplumsal hem de askerî statüsünü yükseltiyordu. Yaya asker ise çoğu zaman ana kuvvetin arkasında kalan yardımcı unsur sayılıyordu. Fakat ordular büyüdükçe ve şehir savaşları önem kazandıkça piyadeye duyulan ihtiyaç da arttı.
Akkoyunlular bunun açık örneklerinden biridir. Devletin asıl gücü Türkmen süvarilerine dayanıyordu. Buna rağmen Akkoyunlu ordularında ciddi miktarda piyade bulunuyordu. Uzun Hasan döneminde Fars, Irak ve İran’ın çeşitli şehirlerinden yaya askerler toplanıyor; bunlar kalelerin korunmasında, ordugâh güvenliğinde ve kuşatmalarda görev yapıyordu. Nitekim bazı Akkoyunlu ordularında on binlerce süvarinin yanında binlerce piyadenin de yer aldığı biliniyor.
Fakat piyadenin yalnızca kalabalık olması yeterli değildi. Onu asıl etkili kılan unsur disiplin ve ateş gücüydü. Akkoyunluların 1473’te Osmanlılarla yaptığı Otlukbeli Savaşı bu farkı gösterdi. Osmanlı ordusunda tüfekli yeniçeriler, toplar ve birbirini destekleyen düzenli birlikler bulunuyordu. Akkoyunluların hızlı süvarileri ise güçlü hücumlarına rağmen ateşli silahlarla korunan Osmanlı hatlarını aşamadı.
Benzer bir ders 1514’te Çaldıran’da Safevîlerin karşısına çıktı. Şah İsmail’in Kızılbaş süvarileri büyük cesaret gösterdi; ancak Osmanlı topçusu ve yeniçeri tüfekleri savaşın sonucunu belirledi. Safevî yönetimi bundan sonra ordusuna daha fazla tüfekçi ve topçu almaya başladı. Özellikle Şah Abbas döneminde yerleşik halktan toplanan tüfekli piyadeler, aşiret süvarilerinin yanında bağımsız bir askerî güç hâline geldi.
Bu değişim siyasî bakımdan da önemliydi. Şah, tüfekli piyadeler sayesinde Kızılbaş aşiret beylerine daha az bağımlı olacaktı. Maaşını doğrudan merkezden alan piyade, yalnızca savaş meydanında değil, devletin merkezîleşmesinde de görev yapıyordu. Nadir Şah zamanında tüfekli askerler daha hareketli birliklere dönüştürüldü. Piyade yoğun ateş açıyor, ardından süvari düşmanın bozulan hatlarına saldırıyordu.
Kaçar dönemine gelindiğinde ise İran ordusu yeniden dağınık bir görüntü sergiliyordu. Aşiret süvarileri, eyalet kuvvetleri ve düzensiz piyadeler yan yana savaşıyor; birliklerin eğitimi, silahı ve maaşı bölgeden bölgeye değişiyordu. Rusya karşısında alınan ağır yenilgiler, İran yönetimini Avrupa tarzında ordu kurmaya zorladı.
Veliaht Abbas Mirza’nın Tebriz’de başlattığı reformların merkezinde piyade vardı. Askerlere Avrupa tarzı üniforma giydirildi, düzenli talim yaptırıldı ve tüfek kullanımı öğretildi. Silah imalathaneleri açıldı, yabancı subaylardan yardım alındı. Fakat Kaçar İranı’nın önünde önemli bir engel bulunuyordu: Merkezî devlet, ülkenin tamamında vergi ve asker toplama gücüne sahip değildi.
Aynı yıllarda Osmanlı Devleti de yeni bir piyade ordusu kurmaya çalışıyordu. İstanbul yönetimi askerî okullar, kışlalar, düzenli vergiler ve geniş bir bürokrasi sayesinde reformları zamanla imparatorluğun birçok bölgesine yayabildi. Kaçarlar ise aşiretlerle, eyalet yöneticileriyle ve saray çevresindeki güç odaklarıyla sürekli pazarlık yapmak zorundaydı. Bu nedenle İran piyadesi modern üniforma giyse de Osmanlı piyadesi kadar düzenli ve sürekli bir yapıya kavuşamadı.
Kaçar Hanedanı’nın 1925’te sona ermesiyle İran ordusunda yeni bir dönem başladı. Rıza Şah’ın amacı yalnızca güçlü bir ordu kurmak değil, aşiretlerin ve yerel güçlerin askerî bağımsızlığını ortadan kaldırmaktı. Zorunlu askerlik getirildi, farklı birlikler tek komuta altında toplandı ve ülkenin çeşitli bölgelerinde kışlalar kuruldu.
Böylece piyade, merkezî devletin İran’ın en uzak bölgelerine kadar uzanan kolu hâline geldi. Askerler aşiret ayaklanmalarının bastırılmasında, yolların ve şehirlerin kontrol altına alınmasında kullanıldı. Fakat İran ordusunun gerçek gücü 1941’de sınandı. İngiltere ve Sovyetler Birliği ülkeyi işgal ettiğinde, sayıca büyümüş olan ordu kısa sürede dağıldı. Üniforma ve disiplin vardı; fakat etkili komuta, hava desteği ve modern savaş tecrübesi yetersizdi.
Muhammed Rıza Şah döneminde bu eksikliği gidermek için büyük miktarda Amerikan silahı satın alındı. Piyade artık yalnızca yürüyen asker değildi. Zırhlı personel taşıyıcılarla ilerleyen, tanklar, helikopterler ve topçu tarafından desteklenen mekanize birliklere dönüşüyordu. İran ordusu 1970’lerde bölgenin en güçlü ordularından biri olarak gösteriliyordu.
Ancak bu güçlü görüntünün kırılgan bir tarafı vardı. Ordunun silahları, yedek parçaları ve eğitim sistemi büyük ölçüde ABD’ye bağlıydı. 1979 Devrimi gerçekleştiğinde çok sayıda komutan tasfiye edildi ve eski ordunun güvenilirliği sorgulandı. Yeni yönetim, düzenli ordunun yanında Devrim Muhafızları’nı ve Besic gönüllülerini kurdu.
İran-Irak Savaşı, bu iki farklı askerî yapıyı aynı cephede buluşturdu. Düzenli ordu tanklar, topçular ve mekanize piyadelerle savaşırken Devrim Muhafızları ve Besic daha hafif, hareketli ve ideolojik bakımdan motive edilmiş birlikler olarak kullanıldı. İran piyadeleri şehirlerde, bataklıklarda ve dağlık bölgelerde gece saldırıları düzenledi. Ağır silah eksikliği zaman zaman insan gücüyle kapatılmaya çalışıldı ve bu durum büyük kayıplara yol açtı.
Savaş sonrasında da İran piyadesi tek bir çatı altında birleşmedi. Düzenli ordu ülkenin sınırlarını korumayı sürdürürken Devrim Muhafızları rejimin güvenliği ve bölgesel operasyonlarda öne çıktı. Besic ise gerektiğinde milyonlarca insanı seferber edebilecek bir yedek kuvvet olarak örgütlendi.
Bugün İran’ın piyade anlayışı, klasik ordu ile devrimci savaş geleneğinin birleşiminden oluşuyor. İran, kendisinden daha güçlü bir düşman karşısında büyük meydan savaşları yerine şehirleri, dağları ve dar geçitleri kullanmayı planlıyor. Küçük birliklerin ülkenin farklı bölgelerinde direniş göstermesi, merkezî komuta zayıflasa bile savaşın devam ettirilmesi hedefleniyor.
İran tarihinde verilen cevap her dönemde değişti. Değişmeyen tek şey ise savaşın en ağır yükünü yine yaya askerin taşıması oldu.
Dr. Murat Kaan Yıldız
TARİHÇİ

YORUMLAR