Donald Trump’ın Golan Tepeleri’ni İsrail toprağı olarak tanıması, yalnızca İsrail lehine alınmış bir karar değildir.
Bu hamle, Orta Doğu’ya, Avrupa’ya ve özellikle Türkiye’ye yöneltilmiş açık bir diplomatik güç gösterisidir. Mesaj nettir: Sahada da masada da patron benim.
Uluslararası hukukun açık ihlali olan bu karar, Birleşmiş Milletler kararlarını fiilen geçersiz kılmıştır.
Ancak Trump yönetimi açısından mesele hukuk değil, hegemonik iradenin görünür kılınmasıdır.
ABD, Soğuk Savaş sonrası kurduğu düzenin hâlâ tek merkezden şekillendiğini ilan etmektedir.
Bu bağlamda Golan kararı, Türkiye açısından İsrail–Filistin meselesinin çok ötesinde bir anlam taşır.
Golan Tepeleri, Suriye’nin askeri, stratejik ve jeopolitik düğüm noktalarından biridir. Burada atılan her adım, Ankara’nın Suriye sahasındaki manevra alanını doğrudan etkilemektedir.
Trump yönetimi bu hamleyle Türkiye’ye açık bir mesaj vermiştir:
İtiraz edebilirsin, fakat belirleyici aktör sen değilsin.
YPG–Şam Yakınlaşması: Hukuki Görünüm, Stratejik Gerçeklik
Son dönemde YPG ile Suriye merkezi yönetimi arasında kurulan temaslar, yüzeysel olarak devlet egemenliğinin yeniden tesisi şeklinde yorumlanmaktadır.
Oysa sahadaki güç ilişkileri bu okumanın eksik olduğunu göstermektedir.
Bu süreç, Suriye’nin tam egemenliğe kavuşmasından ziyade, ABD kontrolünün dolaylı ve daha kurumsal bir biçime evrilmesi anlamına gelmektedir.
YPG’nin Şam ile temasları, Washington’ın bilgisi ve yönlendirmesi dışında gelişmemektedir.
Bu durum, ABD’nin bölgedeki klasik “vekil aktör entegrasyonu” stratejisinin bir yansımasıdır.
Yerel yapıların hukuki çerçevesi değişmekte; ancak askeri, istihbari ve siyasi bağımlılık ilişkisi korunmaktadır.
Bu gelişme Türkiye açısından kritik bir stratejik sonuç doğurmaktadır.
Ankara’nın uzun süredir savunduğu “Suriye’nin toprak bütünlüğü” ilkesi, fiiliyatta ABD tarafından yeniden tanımlanan bir egemenlik alanına dönüşmektedir.
Bu yeni yapı, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını değil, ABD–İsrail eksenli bölgesel dengeyi esas almaktadır.
Suriye Sahasında Kontrol Dengesi ve Türkiye’nin Konumu
Bugün Suriye’de çok aktörlü bir askeri varlık mevcuttur.
Rusya askeri güçle, İran milis ağlarıyla, Şam yönetimi sınırlı egemenlik kapasitesiyle sahadadır.
Ancak bu çokluk, karar alma merkezinin çoğullaştığı anlamına gelmemektedir. Stratejik çerçeveyi belirleyen aktör ABD’dir.
Petrol sahalarının kontrolü, hava sahası dengeleri, YPG/SDG yapılanması ve İsrail’in güvenliği aynı merkezden koordine edilmektedir.
Türkiye ise askeri varlığına rağmen diplomatik düzlemde etki alanı daralan bir aktör konumuna itilmektedir.
Bu durum, askeri kapasite eksikliğinden değil; ABD’nin Türkiye’yi bölgesel düzenin kurucu unsuru değil, dengeleyici ve sınırlandırılması gereken bir güç olarak konumlandırmasından kaynaklanmaktadır.
Türkiye Açısından Stratejik Sonuç
Bu tablo, Türkiye’nin Suriye politikasında sorunun sahada değil, uluslararası güç mimarisi içinde konumlanma biçiminde olduğunu göstermektedir.
ABD, müttefiklik hukukunu işlevsiz hale getirmiş; Türkiye’yi Avrupa ile ilişkilerinde yalnızlaştıran, bölgesel karar mekanizmalarının dışına iten bir strateji izlemektedir.
Bu nedenle Türkiye’nin önünde üç temel zorunluluk bulunmaktadır:
Birincisi, Suriye meselesini yalnızca güvenlik başlığı altında ele alan dar çerçeveden çıkarmak ve meseleyi çok taraflı diplomasi ve uluslararası meşruiyet zeminine taşımaktır.
Tek başına askeri varlık, siyasi sonuç üretmemektedir.
İkincisi, Avrupa ile ilişkilerin güvenlik merkezli pazarlıklardan çıkarılarak egemenlik, enerji güvenliği ve bölgesel istikrar ekseninde yeniden inşa edilmesi gerekmektedir.
Türkiye’nin dış politikada yalnızlaşması, sahadaki askeri kazanımları da kırılgan hale getirmektedir.
Üçüncüsü ise Suriye politikasının iç siyasetin kısa vadeli söylemlerinden arındırılarak kurumsal devlet aklıyla yürütülmesidir.
Süreklilik göstermeyen, kişiselleşmiş ve reaktif politikalar, ABD’nin sahadaki manevra alanını genişletmektedir.
Sonuç
Trump’ın Golan Tepeleri kararı, YPG–Şam yakınlaşması ve Suriye’de artan ABD hâkimiyeti tekil gelişmeler değildir.
Bunlar, ABD’nin bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırdığı tek bir stratejik çerçevenin parçalarıdır.
Başkanlar değişebilir, söylemler yumuşayabilir; ancak düzen değişmediği sürece patron da değişmez.
Av. Ebubekir ELMALI
HUKUKÇU

YORUMLAR