Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
Zafer İŞERİ
Zafer İŞERİ

Sandık mı üstündür, mahkeme mi?

Bir seçim sonuçlandıktan sonra, sandığın belirlediği siyasi irade mahkeme kararıyla değiştirilebilir mi?

Daha da önemlisi, bir mahkeme sandığın seçtiği yönetimi görevden alıp yerine farklı bir yönetimin göreve gelmesine karar verebilir mi?

Son günlerde Cumhuriyet Halk Partisi’nin kongre süreçlerine yönelik verilen yargısal kararlar, tam da bu can alıcı soruyu Türkiye’nin gündemine taşıdı. Mesele sadece bir parti içi çekişme değil; bir ülkenin hukuk devleti olup olmadığı, seçimlerin güvenliği ve sandık iradesinin sınırları meselesidir.

Çünkü sormamız gereken ilk soru şudur: Hukuk devletinde seçimleri kim denetler; genel adli mahkemeler mi, yoksa anayasal güvence altındaki seçim kurulları mı? Buradaki tartışma, belirli bir siyasi partinin lehine ya da aleyhine olmakla ilgili değildir.

Bugün bir parti bakımından benimsenen hukuki yaklaşım, yarın aynı hukuki zeminde faaliyet gösteren bütün siyasi partiler açısından emsal oluşturacaktır. Bu nedenle mesele kişilerin değil, hukuk düzeninin geleceğidir. Sandık İradesinin Mahkeme Koridorlarında Kaybolması Demokratik sistemlerde sandıktan çıkan iradenin tek bir yasal denetçisi vardır:

Seçim yargısı. Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesi bu konuda hiçbir gri alan bırakmamıştır. Parti kurultaylarındaki seçim süreçlerini incelemek, usulsüzlük iddialarını karara bağlamak ve gerekirse seçimin yenilenmesine hükmetmek münhasıran ilçe seçim kurullarının ve Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) göredir.

Buna karşın, bir sivil hukuk mahkemesinin (Asliye Hukuk veya Bölge Adliye Mahkemesi) kendini YSK’nın yerine koyarak kurultay iptal etmeye kalkışması, görev sınırlarının aşıldığı yönündeki tartışmaları beraberinde getirmektedir. Anayasa’nın 6. maddesi uyarınca hiçbir organ, kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz.

Görevli olmayan bir yargı kolunun, kendisinde bulunmayan bir yetkiyle siyasi alanı şekillendirmeye çalışması, hukuk dünyasında ciddi biçimde “yokluk” tartışmasını gündeme getirir. Bu nedenle tartışma, kurultay iradesinden ziyade mahkemenin görev alanına ilişkin kararının hukuki niteliği üzerinde yoğunlaşmaktadır. “Hukuki Zorlama” ile Geçmişi ve Geleceği İptal Etmek Bu müdahaleyi meşrulaştırmak için medeni hukukun “mutlak butlan” (kesin hükümsüzlük) teorilerine sığınıldığı görülüyor.

Oysa siyasi partiler, hukukumuzda derneklerden farklı anayasal statüye sahip, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır; anayasal düzende kendilerine has özel kurallarla yönetilirler. Bir hukuki kararın tamamen “yok” sayılabilmesi için, o kararın kurucu unsurlarının (toplantı veya karar yeter sayısı gibi) hiç gerçekleşmemiş olması gerekir.

Hedef alınan kurultaya baktığımızda ise meşru delegelerin salonda toplandığı ve bir iradenin sandığa yansıdığı ortadadır. Seçimde hile veya usulsüzlük yapıldığı iddiaları kararın varlığını ortadan kaldırmaz; bu iddialar ancak zamanında seçim kurulunda tartışılabilirdi. Daha da vahimi, geçmişteki tek bir kurultaya yönelik şaibeleri bahane ederek, sonraki dönemlerde mahallelerden genel merkeze kadar tamamen yenilenmiş, dava konusu bile edilmemiş sonraki 3 kurultayı da kapsayacak bir “zincirleme iptal” mekanizması üretilmesidir.

Bu mantık, hukuki belirlilik ilkesini tamamen ortadan kaldırır. Tedbir Zırhıyla Yönetim Atamak ve Örgütlenme Özgürlüğü Kurultay hakkında verilen yargı kararı, sadece usul hatalarından ibaret değildir; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 11. maddesiyle korunan “örgütlenme özgürlüğüne” indirilmiş doğrudan bir darbedir. Kesinleşmeden sonuç doğurmaması gereken bir kararın, fahiş bir usul hatasıyla “ihtiyati tedbir” zırhına büründürülerek derhal yürürlüğe sokulması, davanın nihai sonucunu gayrihukuki bir biçimde öne çekmiştir.

Seçilmiş bir yönetimi uzaklaştırıp, yerine görev süresi yıllar önce dolmuş eski bir kadroyu mahkeme kararıyla monte etmek, AİHS’nin 18. maddesi (hakların siyasi amaçlarla kısıtlanması yasağı) bakımından ciddi tartışmalar doğurabilecek niteliktedir. Kamu gücü, muhalefeti yeniden tasarlamanın bir manivelası haline getirilemez.

Bu Kriz Nasıl Çözülür? Siyasi Partiler Kanunu uyarınca, partilerin en geç üç yılda bir kurultay yapması emredici bir kuraldır ve hiçbir mahkeme tedbiri yasanın bu amir hükmünü askıya alamaz. CHP üyelerinin ve delegelerinin, partinin seçime girme yeterliliğini korumak adına kurultay iradesini ortaya koyma yetkisi aynen devam etmektedir. Bu noktada iki hukuki ihtimal öne çıkmaktadır.

İlki, Yargıtay’ın temyiz incelemesinde hem esas kararı hem de tedbir kararını değerlendirerek hukuka aykırılık gördüğü takdirde bunları ortadan kaldırmasıdır. İkinci yol ise, ara kararın doğurduğu telafisi güç sonuçlar ve parti özerkliğinin özünü yok eden niteliği nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunulmasıdır.

Demokratik rejimlerde iktidarlar ve yönetimler seçimle değişir; mahkeme kararlarıyla değil. Yargının görevi siyasal rekabeti yeniden tasarlamak değil, hukukun sınırlarını korumaktır.

O sınır aşıldığında kaybeden yalnızca bir siyasi parti değil, hukuk devletinin kendisi olur. Çünkü hukuk devleti, mahkemelerin siyaseti belirlediği değil; hukukun hem iktidarı hem muhalefeti aynı kurallarla sınırladığı rejimin adıdır.


Av. Zafer İŞERİ
HUKUKÇU

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER