Sözlük “tanzimat”a “düzenlemek, sıraya koymak, ıslah etmek” der. Devlet dilinde bu kelime, yalnızca bir metni değil, koskoca bir idareyi yeniden kurma iradesini anlatır.
Son yılların araştırmaları, 3 Kasım 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümâyunu ile görünür olan bu iradenin aslında 1830’ların başında başladığını gösterir.
Dönemin bitişi ise tartışmalıdır; kimi 1871’i, kimi 1877’yi, kimi 1878’i, kimi de 1881’i işaret eder.
Buna rağmen, 13 Şubat 1878’de Meclis-i Meb‘ûsan’ın kapatılması, kamuoyu nezdinde bu uzun girişimin fiilen sona erdiği tarih olarak kabul görmüştür
Başlangıç: Merkezde yapı, taşrada nizam
II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra sadece orduyu değil, devletin sinir sistemini de elden geçirdi.
Sarayda silahdarlığı kaldırıp Mâbeyin başkâtipliğini kurarak modern bir sekreterya oluşturdu; Enderun’un iç düzenini yeniledi. Bâbıâli’de ise farklı işlere bakacak nezaretler açtı, üstüne bir de bu nezaretlere yol gösterecek meclisler kurdu.
24 Mart 1838’de teşkil edilen Meclis-i Vâlâ, “Tanzîmât-ı Hayriyye” diye adlandırdığı ıslahatın mutfak masası oldu. Ardından ceza alanında ilk metinler geldi. Devlet bir yandan kurum kuruyor, diğer yandan işin usulünü arıyordu.
Tam bu sırada Baltalimanı Ticaret Muahedesi ve peşinden gelen antlaşmalar gümrük gelirlerini düşürdü, yabancı tüccarı iç pazara soktu ve yargıda yeni sorunlar doğurdu.
Ticaret Nezareti ve Ticaret Mahkemesi bu yüzden kuruldu. Ancak Mısır meselesi, Nizip hezimeti ve II. Mahmud’un ölümü bütün tartışmaları ağırlaştırdı. Yerine geçen Sultan Abdülmecid, hazır bir yangının içine adım attı.
Gülhane: Metnin söylediği ve sözün ağırlığı
Tanzimat denince akla Mustafa Reşid Paşa gelir; fakat tek kişinin teşebbüsü ile böyle bir dönüşümün gerçekleşmeyeceğini biliyoruz.
Saray, ulemâ, sivil ve asker bürokrasinin belirli bir mutabakatı olmadan bu büyüklükte adım atılamazdı.
Nitekim Sultan Abdülmecid’in 17 Temmuz 1839 tarihli cülus hattı, Gülhane Fermanı’nın ana ilkelerini zaten taşır: kanun ve hakkaniyet, rüşvetle mücadele, can-mal-ırz güvenliği ve eşitlik fikri.
Ferman öncesinde Bâbıâli’de toplanan geniş bir meşveret meclisi bu ilkeleri müzakere etti; imzaların yarısı ulemânındı. Kısacası metin dış baskının değil, içeriden gelen bir ortak kanaatin ürünüdür.
3 Kasım 1839’da Gülhane’de okunan Hatt-ı Hümâyun, dört ana sütun dikti: can-mal-ırz güvenliği, vergide adalet, askerlikte süre ve usul, yargıda usul.
İltizamın sakıncaları vurgulandı; verginin güce göre alınacağı ilan edildi. Askerliğin belirsizliğinin tarımı ve ticareti tahrip ettiği kabul edildi ve hizmet süresinin makul bir çerçeveye alınacağı söylendi.
Rüşvetle mücadele için kanun vaat edildi ve meclislerin yetkisi genişletildi. En önemlisi, padişah Hırka-i Şerif’te yemin ederek bu ilkelerin arkasında duracağını ilan etti; vükelâ ve ulemâ da aynı yemini etti.
Dış dünyanın tepkisi bölündü: İngiltere ve Fransa olumlu baktı; Avusturya ve Rusya mesafeli durdu. Ferman, klasik “adaletnâme” geleneğini sürdürmekle birlikte, geleneksel yapıyı sarsan bir eşikti.
Uygulama: İrade sağlam, kapasite dar
Ferman ülkeye valiler üzerinden duyuruldu; ancak herkes metni kendi penceresinden okudu. Müslümanlar, gayrimüslimlerle eşitlik vurgusuna temkinli yaklaştı; gayrimüslimler beklentiyi büyüttü; taşradaki çıkar grupları ise yeni düzene direnmeye başladı.
Merkez, denetimi daha kolay bölgelerden başladı: Edirne, Bursa, İzmir, Ankara, Konya ve Sivas ilk deneme alanlarıydı. Trabzon geri bırakıldı; Mısır’a ayrıca ferman gönderildi.
En zor alan maliye oldu. İltizam kaldırıldı, muhassıllar gönderildi, sancak meclisleri kuruldu ve kâğıt para (1840) devreye alındı. Ancak eşraf ve mültezimlerin direnci, yetişmiş memur eksikliği ve yeni usulün karmaşıklığı yüzünden sistem beklenen randımanı veremedi.
Kısa süre içinde hazinenin gelirleri düştü ve 1842 başında iltizama geri dönüldü. Hedef doğruydu ama taşıyıcı kolonlar zayıftı.
Kanun, ordu, şehir
Meclis-i Vâlâ, hem kanun mutfağı hem yüksek yargı gibi çalıştı; teftişler yaptı, uygulamayı izledi ve ceza düzenlemelerini yayımladı. Takvîm-i Vekāyi‘ veCerîde-i Havâdis üzerinden kamuoyu bilgilendirildi; posta teşkilatı (1840’lar) taşraya yayıldı.
Askerlikteki temel adım 1843’te atıldı: kura usulü, beş yıl fiilî hizmet + yedi yıl redif, her yıl %20 terhis kuralı benimsendi. Ordu beş kola ayrıldı; İstanbul’un güvenliği için Zaptiye Müşirliği kuruldu (1845).
1844’te nüfus sayımı yapıldı, tashîh-i ayar ile para sistemi düzene sokuldu ve damga niteliğinde “evrâk-ı sahîha” uygulaması başlatıldı. Doğu’da Bedirhan hattındaki karışıklıklar bastırıldı ve idare yeniden düzenlendi.
Maarif ve kurum: Yavaş başladı, genişledi
Tanzimat kadroları, eğitime gecikerek de olsa yöneldi. 1845’te kurulan meclisler ve ardından Mekâtib-i Umûmiyye Nezareti (1846) ile rüşdiyeler ve idadiler yaygınlaştı, dârülfünun fikri gündeme geldi.
Hazîne-i Evrâk (devlet arşivi) kuruldu; salnâmeleryayımlandı; karma Ticaret Mahkemesi tesis edildi. 1847–48 çizgisinde tapu düzenlemeleriyle kız ve erkek çocukların mirastan eşit pay almasının önü açıldı.
1848 Avrupa ihtilâlleri dalga etkisi yarattı; sığınmacılar kabul edildi; şehir idaresinde şehremaneti (1855) gibi temel adımlar atıldı. Telgraf Kırım Savaşı’yla hızla yayıldı ve kısa sürede Türkçe işleyecek hale geldi.
Islahat: Dış baskı, iç denge
Cizyenin eşitlik ilkesiyle çatışması üzerine 1855’te iâne-i askeriyye formülü bulundu. Islahat Fermanı (1856) ile eşitlik vurgusu genişletildi; cemaat meclisleri, karma mahkemeler ve gayrimüslimlere memuriyet yolu açıldı.
Amaç, büyük devletlerin müdahalesini sınırlamaktı; sonuç, çoğu zaman müdahale eşiğinin yükselmesi oldu. Müslüman toplumda huzursuzluk arttı; farklı gayrimüslim grupların beklentileri birbirinden ayrıştı.
Paris Antlaşması (1856) Osmanlı bütünlüğünü uluslararası teminata bağladı; fakat her teminat, yanında bir denetim talebi getirdi.
Vilâyet, basın, banka, demiryolu
1857’de Maârif Nezareti kabinede yerini aldı. Medreseler doğrudan dönüştürülmedi; yeni mekteplerle paralel bir yapı yürütüldü.
1858’de kız rüşdiyesi açıldı; Ceza Kanunnâmesi Fransız örneğinden esinle güncellendi. Arazi Kanunnâmesi (Cevdet Paşa) yerli hukuku modern bir tertiple kodladı.
Vilâyet Nizamnâmesi (1864) taşra idaresini yeniden kurdu: valinin yetkisi genişledi; vilâyet, sancak ve kaza düzeyinde idare meclisleri oluşturuldu; belediye düzeni taşraya yayıldı.
Midhat Paşa’nın Tuna deneyimi, tarım kredi sandıklarıyla (Memleket Sandıkları) çiftçiyi destekledi ve bu hat ileride Ziraat Bankasına dönüştü. Vilâyet gazeteleri yayınlandı; “Tuna” örneği diğer vilâyetlere model oldu.
Basını düzenleyen Matbuat Nizamnâmesi (1864) serbestlik ile denetim arasındaki dengeyi aradı. Bank-ı Osmânî-yiŞâhâne (1863) kâğıt para imtiyazı aldı; Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi (1868) Fransız pedagojisini İstanbul’a taşıdı.
Demiryolu ağında İzmir–Aydın, Köstence–Boğazköy, Rusçuk–Varna gibi hatlar işletmeye girdi. Rumeli’de büyük bir hedefle imzalanan Baron Hirsch sözleşmesi ise hatları getirdi ama maliyet–getiri dengesinde devlete ağır bir fatura çıkardı.
Bu yılların en köklü hukuk girişimi Mecelle idi (1868–76). Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki komisyon, Hanefî fıkhı temelinde medeni alanı sistematik hale getirdi. Miras ve aile hukuku eksik kaldı; fakat yerli bir kodifikasyon omurgası ortaya kondu.
Dış politika: Denge arayışı, içeride sarkaç
Sultan Abdülmecid, sefirlerle doğrudan teması tercih ederek devletin imajını yönetmeye çalıştı. Sultan Abdülaziz, Avrupa seyahatleri ve güçlü donanma politikasıyla vitrine oynadı.
Girit ve Balkan basıncı, cemaat nizamnameleriyle birlikte tebaa arasında yakınlık üretmek yerine ayrışmayı hızlandırdı.
Fuad–Âlî çizgisinin ardından Mahmud Nedim Paşa dönemi sarkacı Rusya’ya çekti. Tensîkatla bürokrasi sarsıldı, taşra tahsisatı kısıldı, tepkiler büyüdü.
Kıtlık, kuraklık ve ağır kışlar vergi gelirlerini düşürdü. Hersek kıvılcımı Bosna ve Bulgaristan’a sıçradı; Selânik olayı Avrupa’da algıyı sertleştirdi. İçeride Yeni Osmanlılar muhalefeti güç kazandı.
30 Mayıs 1876’da iktidar el değiştirdi; Sultan Abdülaziz tahttan indirildi, V. Murad çıktı; kısa süre sonra sağlık gerekçesiyle II. Abdülhamid (31 Ağustos 1876) tahta geçti. Büyük devletler konferans istedi; Kānûn-ı Esâsî 23 Aralık 1876’da ilan edildi ve iki meclisli bir yapı kuruldu.
Son: Metin var, imkân dar
Meclis 1877’de açıldı ancak savaşın gölgesinde çalıştı. Kayıplar büyüdü, maliye daha da ağırlaştı, siyaset sertleşti. Nihayet 13 Şubat 1878’te Meclis-i Meb‘ûsan süresiz tatil edildi. Tanzimat’ın ana cümlesi kâğıt üzerinde silinmedi ama siyasi gündem kökten değişti.
Kısa muhasebe
Tanzimat, büyük bir “masterplan”dan çok, acil ihtiyaçlara verilen seri ve kurumsal cevapların toplamıydı. Zayıflıkları açıktı: yetişmiş kadro eksikliği, dar mali kapasite ve zaman darlığı.
Eğitime geç müdahale edildi; dinî kurumlarla yeni mekteplerin yan yana yürüdüğü ikili yapı uzun süre devam etti; vergi tahsili kalıcı bir sisteme oturtulamadı.
Büyük devletlerin sürekli müdahalesi, içerideki iktidar mücadeleleri ve taşradaki ağ yapılarının direnci, reformların hızını kesti ve istikrarını bozdu.
Buna rağmen ortaya çıkan tablo küçümsenemez: yargı ve ceza düzenlemeleri, ticaret ve arazi hukuku, Mecelle, vilâyet idaresi, belediye, posta–telgraf, maarif nizâmı, rüşdiyeler ve idadiler, Mekteb-i Sultânî, arşiv ve salnâmeler, demiryolu ağı, banka düzeni ve mali mimari.
Kısacası, Tanzimat devleti bir gecede değiştirmedi; ancak devletin kendini nasıl değiştireceğini öğretti. Metinler yazıldı, meclisler denendi; bazıları yürüdü, bazıları yürüyemedi. Fakat o tarihten sonra Osmanlı idaresi, “eski usul”ün konforuna geri dönemedi.
Dr. Murat Kaan YILDIZ
TARİHÇİ

YORUMLAR