Dünya ekonomisinin son yıllarda yaşadığı dalgalanmalar, ülkeleri yeniden devletçi politikalara yöneltti.
Adına ister “stratejik planlama” deyin, ister “milli ekonomi modeli”… Aslında yaşadığımız şey, eski bir kavramın yeni ambalajla dönüşü: Neo-merkantilizm.
Bu yaklaşım, devletin piyasalara güçlü müdahalesini, ihracatı kutsallaştırmayı, ithalatı sınırlamayı ve ulusal şirketler yaratmayı savunur.
Klasik merkantilizmin güncellenmiş hâli… Fakat ekonomik araçları modernleşmiş olsa da siyasal sonuçları aynı: merkeziyetçilik, güç yoğunlaşması ve demokratik alanın daralması.
Ve bu fotoğrafın Türkiye’ye yabancı olduğunu kim söyleyebilir?
Türkiye’de Neo-Merkantilizmin Adımları
Bugün Türkiye’de iktisat politikalarının merkezinde ihracat ve “yerli üretim” söylemi var.
Eximbank kredileri, ihracatçıya sağlanan dev teşvikler, ithalata getirilen ek vergiler, yabancı ürünleri zorlaştıran bürokratik duvarlar…
Hepsi bir amaç etrafında birleşiyor: Devlet eliyle ulusal bir ekonomik güç yaratmak.
Savunma sanayindeki gelişmeler, TOGG projesi, enerji sektöründe devletin yönlendirici rolü, kamu-özel iş birliğiyle yürüyen mega projeler…
Bunların her biri Türkiye’nin neo-merkantilist yönelişinin somut göstergeleri.
Buraya kadar sorun yok. Hatta birçok ülke benzeri politikaları uyguluyor.
Sorun şu:
Bu politikaların Türkiye’de demokrasiyle nasıl bir ilişki kurduğu.
Ekonomi Devletleştikçe Demokrasi Nasıl Etkileniyor?
Neo-merkantilist modelde devlet ekonominin merkezine yerleşir.
Bu doğal bir sonuçtur. Fakat Türkiye gibi kurumsal yapısı kırılgan ülkelerde bu süreç, demokrasi açısından ciddi riskler barındırır.
1. Kaynak dağıtımı siyasi sadakate bağlanıyor
Kamu ihalelerinin belli şirketlerde yoğunlaşması, teşviklerin belirli grupları güçlendirmesi, rekabetin giderek siyasi ilişkiler üzerinden şekillenmesi…
Bu tablo, serbest piyasadan çok bir “siyasal ekonomi” görüntüsü yaratıyor.
2. Ekonomi-siyaset ilişkisi aşırı iç içe geçiyor
Devlet destekli şirketler büyüdükçe, onların kaderi siyasetin kaderine bağlanıyor. Siyaset de bu ekonomik gücü bir baskı veya kontrol aracına dönüştürebiliyor.
3. Bağımsız kurumların etkisi geriliyor
Piyasa düzenleyicilerinden Merkez Bankası’na kadar birçok kurum, siyasi iradenin gölgesinde karar almak zorunda kalıyor.
4. Şeffaflık kayboluyor
Teşvikler, kamu yatırımları, fonlar ve garantiler…
Bunların nasıl dağıtıldığı toplum tarafından yeterince görülemiyor.
Merkeziyetçiliği Artıran Bir Faktör: Cumhurbaşkanlığı Sistemi
Türkiye özelinde bu tartışmayı derinleştiren bir başka unsur da Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin doğası gereği güç yoğunlaşmasını artırmasıdır.
Yürütmenin tek elde toplandığı bu model, kriz dönemlerinde hızlı karar alma avantajı sağlar; ancak ekonomi alanında devletin rolünü genişleten neo-merkantilist eğilimlerle birleştiğinde demokratik dengeyi zayıflatır.
Bakanlıklar, düzenleyici kurumlar ve ekonomik otoriteler yürütmeye sıkı biçimde bağlandığı için alınan ekonomik kararlar hem daha hızlı hem daha kapsamlı hâle gelir.
Bu model, ekonomik tercihlerin toplumsal tartışmadan çok siyasi iradenin yönlendirmesiyle şekillenmesine yol açar.
Merkeziyetçilik güç üretiyor gibi görünse de, Türkiye’de şeffaflık eksikliğiyle birleştiğinde hem ekonomide hem siyasette daralan bir alan yaratma riskini büyütüyor.
“Yerli ve milli ekonomi” söyleminin görünmeyen maliyeti
Elbette yerli üretim önemlidir. Hiç kimse savunma sanayinin gelişmesine, stratejik sektörlerin güçlenmesine karşı çıkmaz. Ancak şu da unutulmamalıdır:
Devlet güçlendikçe değil, denetlendikçe demokrasi ayakta kalır.
Bugün Türkiye’de ekonomi büyürken demokratik denge aynı hızda güçlenmiyor.
Ekonomik gücün merkezileşmesi, karar alma süreçlerinin dar bir çevrede toplanması, eleştirel alanın küçülmesi…
Bunların tamamı, ekonomik sorundan çok demokratik bir sorun hâline gelir.
Neo-merkantilist politikalar doğru uygulanırsa ülkeyi güçlendirir.
Yanlış uygulanırsa güçlü görünen ama kırılgan bir ekonomik yapı, daralan bir demokratik alan ve merkezde yoğunlaşan bir siyasal güç üretir.
Türkiye’nin önündeki kritik soru:
Devletin ekonomideki ağırlığı artarken, demokrasi aynı oranda korunabilecek mi?
Bu soruya “evet” diyebilmek için üç temel şart var:
* Şeffaflık,
* Bağımsız kurumlar,
* Hesap verebilirlik.
Bu üçü yoksa, ekonomi büyüse bile demokrasi küçülür.
Ve küçülen bir demokrasinin uzun vadede ekonomik büyümeyi taşıma gücü yoktur.
Türkiye bugün bir yol ayrımında. Neo-merkantilist rüzgârı arkasına alıp güçlü bir üretim ülkesi olabilir.
Ama bu rüzgâr, demokratik direkleri devirmeden kullanılmalıdır. Aksi hâlde büyüyen yalnız ekonomi olur; toplum ise daralan bir demokratik alanda nefes almaya çalışır.
Av. Ebubekir ELMALI
HUKUKÇU

YORUMLAR