Telefonumuzu açıyor, yapay zekâya bir soru soruyoruz. Birkaç saniye sonra cevap geliyor. Bazen bir yazı hazırlıyor, bazen bir resmi değiştiriyor, bazen de uzun bir belgeyi özetliyor. Bize düşen, ekrana birkaç kelime yazmak oluyor. Peki bu cevap nerede hazırlanıyor?
Bunun için ne harcanıyor? İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Berk Üstündağ’ın “Yapay Zekâ ve Sürdürülebilirlik” konulu söyleşisi, bu sorular üzerinde düşünmemize yardımcı oluyor. Çünkü yapay zekânın günlük hayatımızda gördüğümüz kolaylığının arkasında, pek görmediğimiz bir kaynak tüketimi bulunuyor.
Bir sorunun arkasında çalışan bilgisayarlar İnternet üzerinden kullandığımız pek çok yapay zekâ hizmetinde, sorumuz uzaktaki bilgisayarlara gönderiliyor. Bu bilgisayarlar gerekli işlemleri yapıyor ve sonucu ekranımıza ulaştırıyor. Çok sayıda bilgisayarın bir arada çalıştığı bu tesislere “veri merkezi” deniyor.
Bilgisayarların çalışması için elektrik gerekiyor. Çalıştıkça da ısınıyorlar. Aşırı ı sınmaları, düzgün çalışmalarını engelleyebileceği için soğutulmaları gerekiyor. Soğutma sistemleri de enerji kullanıyor. Bazı sistemlerde su da kullanılıyor; kullanılan suyun miktarı tesisin tasarımına ve bulunduğu yerin koşullarına göre değişiyor.
Yani ekranda gördüğümüz bir cevap, yalnızca kelimelerden oluşmuyor. O cevabın arkasında elektrik, çalışan makineler ve soğutma ihtiyacı var.Tek bir işlem küçük görünebilir. Fakat aynı hizmeti milyonlarca insan kullandığ ında, toplam ihtiyaç büyüyor. Bu büyümeyi karşılayabilmek için elektrik hatları nın, enerji üretiminin ve bazı yerlerde su altyapısının da yeterli olması gerekiyor.
Birinci örnek: Mahalleye gelen büyük tesis Şöyle bir mahalle düşünelim. Evlerin, dükkânların ve okulun elektrik ihtiyacını karşılayan bir sistem var. Mahalleye yeni bir veri merkezi kuruluyor. İçeride çok sayıda bilgisayar gece gündüz çalışıyor. Eğer mevcut elektrik sistemi bu yeni ihtiyacı karşılayabilecek durumdaysa sorun daha kolay çözülür.
Ancak kapasite yetmiyorsa yeni hatlar çekilmesi, trafoların büyütülmesi veya başka yatırımlar yapılması gerekebilir. Mevcut trafonun kapasitesi de sınırsız değildir. Yeni tesis bu kapasitenin büyük bir bölümünü kullanırsa, mahallenin ileride artacak ihtiyacını karşılamak için daha erken yatırım yapılması gerekebilir.
Böylece yalnızca bugünün elektriği değil, geleceğin ihtiyacı için ayrılan kapasite de paylaşılmış olur. İşte asıl soru burada ortaya çıkıyor: Bu yeni yatırımların parasını kim ödeyecek?
Veri merkezi işleten şirket, sunduğu hizmetten gelir elde ediyor. O şirketin faaliyeti nedeniyle gereken ek yatırımın maliyeti, mahallede yaşayan insanları n üzerine de mi bırakılmalı?
Yoksa şirket, oluşturduğu yeni ihtiyaca uygun bir katkı mı yapmalı?
Bu örnek, her veri merkezinin vatandaşın faturasını mutlaka artıracağı anlamı na gelmez. Sonuç, mevcut kapasiteye ve maliyetlerin nasıl paylaştırıldığına bağlıdır. Ama ilke açık olmalıdır: Büyük bir işletme, ihtiyaç duyduğu ek altyapının maliyetine adil biçimde katılmalıdır. Bir şirketin kullandığı elektriğin faturasını ödemesi, onun için gereken yeni trafo ve hatların bütün maliyetini de karşıladığı anlamına gelmez.
Tüketilen elektriğin bedeli ile sistemi büyütmenin bedeli ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Elektrik ve su bedava değildir. Ancak bunlar evde yaşamı sürdürmek, üretim yapmak ve temel ihtiyaçları karşılamak için gerekli hizmetlerdir. Büyük ticari tesislerin doğurduğu ek maliyetler genel tarifelere dağıtılırsa, bu hizmetler vatandaş için pahalılaşabilir. Bu sonuç her yerde kaçınılmaz değildir; belirleyici olan, yatırım ve işletme maliyetlerinin kime yüklendiğidir.
Su için de aynı soruyu sormalıyız. Tesisin soğutmasında kullanılan su, yerel kaynaklardan sağlanıyorsa yeni talebin evleri ve diğer kullanıcıları nasıl etkileyeceği hesaplanmalıdır. Elektrik üretimine yatırım yapmak, yerel su sorununu tek başına çözmez. Çözüm, yatırım yapılmadan önce sorumlulukları belirlemektir.
İşletmenin gerekli altyapıya katkıda bulunması, ek enerji üretimine yatırım yapması ve suyu daha verimli kullanan soğutma sistemleri seçmesi değerlendirilebilir. Olu şturduğu ek maliyeti karşılaması için özel tarifeler veya vergiler de tartışılabilir. Önemli olan, alınan bedelin gerçek ihtiyaca dayanması ve ek yükün vatandaşı n üzerine bırakılmamasıdır. Böylece teknoloji gelişirken, toplumun temel ihtiyaçları da gözetilmiş olur.
Daha az harcayan makine, daha az toplam tüketim demek mi?Teknoloji geliştikçe bilgisayarlar aynı işi daha az elektrikle yapabilir. Bu, değ erli bir ilerlemedir. Ancak toplam tüketimi anlamak için yalnızca bir bilgisayarın ne kadar harcadığına bakamayız. Kaç bilgisayarın, ne kadar süre çalıştığını da bilmemiz gerekir.
Bir işlem daha az enerjiyle yapılırken, o işlemin yapılma sayısı çok daha hızlı artabilir. Bu durumda toplam tüketim yine büyüyebilir. Bu yüzden tasarruflu bilgisayarlar üretmek kadar, onları ihtiyaca uygun kullanmak da önemlidir. Her iş için en büyük ve en fazla kaynak tüketen sistemi çalıştırmak zorunda değiliz. Amaç, gereken işi yeterli kaynakla yapabilmektir. İkinci örnek: Bir otelin ısıtma ve soğutma düzeni…
Bir otel düşünelim. Bazı odalar dolu, bazıları boş. Toplantı salonu yalnızca belirli saatlerde kullanılıyor. Buna rağmen her yer aynı şekilde ısıtılıyor veya soğutuluyorsa gereksiz enerji harcanabilir. Yapay zekâ destekli bir yönetim sistemi; hangi odaların kullanıldığını, dışarı daki hava sıcaklığını ve salonun programını birlikte değerlendirebilir.
Uygun donanımla, boş alanların tüketimini azaltmaya ve kullanılan yerleri ihtiyaç kadar ısıtıp soğutmaya yardımcı olabilir. Burada yapay zekâ da elektrik tüketir. Fakat otelin gereksiz tüketimini azaltabilir. Gerçek faydayı görmek için ikisini birlikte hesaplamak gerekir: Sistemi çalıştırmak için ne harcadık, onun sayesinde ne kadar tasarruf ettik?
Sağlanan tasarruf, sistemi kurmanın ve çalıştırmanın kaynak maliyetinden büyükse, toplamda bir kazanç elde edilmiş olur. Ancak bunu ölçmeden, yalnı zca “yapay zekâ kullanıyoruz” diyerek çevreye fayda sağladığımızısöyleyemeyiz. Sürdürülebilirlik ne demek? Sürdürülebilirlik, bugünkü ihtiyacımızı karşılarken yarınki yaşamın kaynaklarını koruyabilmektir. Elektriği, suyu ve diğer kaynakları bu anlayışla kullanmaktır.
Yapay zekâ açısından bunun anlamı da somuttur: Ne kadar tüketildiğini bilmek, gereksiz tüketimi azaltmak, gereken yatırımı zamanında yapmak ve maliyeti adil paylaşmak. Bir başka sorumluluğumuz da insanın kendisini korumaktır. Hayatımızı kolayla ştıran sistemler, kişisel bilgilerimize ve alışkanlıklarımıza erişebilir.
Bu nedenle kaynakları korurken mahremiyetimizi ve kendi kararlarımızı verebilme gücümüzü de gözetmeliyiz. Kişiyi tanıyan, onunla konuşan ve günlük işlerini takip eden dijital asistanlar hayatımızda daha fazla yer alabilir. Bu hizmetlerin abonelik bedelleri bütçemizi, onlarla kurduğumuz bağlar da sosyal yaşamımızı etkileyebilir.
Dolayısıyla teknolojinin maliyetini değerlendirirken insan üzerindeki etkisini de düşünmeliyiz. Türkiye bu gelişmenin neresinde olacak?
Türkiye için fırsat, yapay zekâyı kullanmanın yanında onu geliştirebilmektir. Daha az enerji harcayan yazılımlar, verimli soğutma sistemleri ve kaynak israfı nı azaltan uygulamalar üretmek, bu alanda değer yaratmanın yollarıdır. Başarıyı yalnızca kurulan bilgisayarların sayısıyla ölçemeyiz.
Bu yatırımların hangi sorunu çözdüğüne, ne kadar fayda sağladığına ve kaynakları nasıl kullandığına da bakmalıyız.Yapay zekâ hayatımızda daha fazla yer alacaksa, onun görünmeyen tarafını da anlamamız gerekiyor. Ekranımıza gelen cevabın arkasındaki elektrik, su ve altyapı ihtiyacını gördüğümüzde, teknolojiyi daha bilinçli yönetebiliriz.
İlerleme, hayatımızı kolaylaştırırken geleceğimizi de koruyabildiği ölçüde değerlidir.
Yılmaz SÖNMEZ
Bilgisayar Mühendisi

YORUMLAR