Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
Zeydan AYDIN
Zeydan AYDIN

Türkiye’nin asıl meselesi: Yarına yeniden inanmak

Bir ülkenin geleceği, yalnızca ekonomik göstergeleriyle değil, insanlarının yarına duyduğu güvenle de şekillenir.

Türkiye bugün ekonomiden istihdama, üretimden toplumsal beklentilere kadar pek çok konuyu aynı anda tartışıyor. Hayat pahalılığı, iş kurmanın ve iş büyütmenin güçlükleri, gençlerin gelecek arayışı ve işletmelerin yatırım kararlarında daha temkinli davranması, toplumun farklı kesimlerinde farklı biçimlerde hissediliyor.

Ancak bütün bu başlıkların gerisinde, üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken temel bir mesele var: İnsanların yarına duyduğu güveni nasıl güçlendirebiliriz?

Çünkü bazen bir ülkenin en önemli sorunu, yalnızca bugün yaşadığı ekonomik güçlükler değildir. Bu güçlüklerin, insanların geleceğe ilişkin beklentilerini nasıl etkilediğidir.

İnsan bugün zorlanabilir. Bir işletme dönemsel olarak daralabilir. Bir girişimci beklediği kazancı elde edemeyebilir. Bir genç, hayalini kurduğu işe ulaşmak için daha uzun süre mücadele etmek zorunda kalabilir. Bunların her biri hayatın ve ekonominin gerçekleridir. Asıl mesele, bütün bu güçlüklerin insanlarda yarına ilişkin bir vazgeçişe dönüşmemesidir.

Güven zayıflarsa, girişim cesareti de zayıflar

Bir insanın yeni bir iş kurması, bir işletmenin üretimini artırması, bir iş insanının yeni bir yatırım yapması veya bir gencin kendi girişimini hayata geçirmesi yalnızca sermayeyle açıklanamaz. Bunların her birinin arkasında bir beklenti, bir hesap ve geleceğe ilişkin belirli bir güven bulunur.

İnsanlar emeklerinin karşılığını alabileceklerine, kuralların öngörülebilir olacağına ve çabalarının bir karşılık bulacağına inandıklarında yeni adımlar atmaya daha istekli olabilirler.

Buna karşılık belirsizlik arttığında, maliyetler yükseldiğinde ve geleceğe ilişkin hesap yapmak zorlaştığında, birçok kişi elindeki imkânları korumayı tercih edebilir. Yeni yatırımlar ertelenebilir, işletmeler büyüme kararlarını gözden geçirebilir, istihdam planları daralabilir.

Bu nedenle ekonomik hayatı yalnızca bugünün rakamları üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Rakamların arkasındaki insanı, girişimciyi, çalışanı ve geleceğini kurmaya çalışan genci de anlamak gerekir.

Ekonomi, insanların hayatından bağımsız bir alan değildir. Ekonominin merkezinde insanın emeği, üretme isteği ve geleceğe yönelik beklentileri vardır.

İstihdam, yalnızca bir iş meselesi değildir

Bir insana iş imkânı sunmak, yalnızca ona gelir sağlamak anlamına gelmez. Aynı zamanda kendisini toplumun üretken bir parçası olarak hissetmesine, ailesinin geleceğini planlamasına ve hayatına daha sağlam bir zemin kurmasına katkıda bulunur.

İstihdam, bireyin ekonomik bağımsızlığıyla birlikte toplumsal aidiyetini de güçlendirebilir.

Bu nedenle istihdam meselesini yalnızca işsizlik rakamlarından ibaret görmemeliyiz. Yeni iş alanlarının açılması, mevcut işletmelerin korunması, gençlerin meslek edinmesi, kadınların ekonomik hayata katılması ve girişimcilerin üretim yapabilecek şartlara erişmesi aynı bütünün parçalarıdır.

Bir işletmenin ayakta kalması, yalnızca o işletmenin sahibini ilgilendirmez. O işletmede çalışan insanları, tedarikçileri, nakliyecileri, hizmet aldığı diğer işletmeleri ve onların ailelerini de etkiler.

Bir yerde üretim azaldığında bunun etkisi başka alanlara da ulaşabilir. Buna karşılık yeni bir işletme kurulduğunda veya mevcut bir işletme büyüdüğünde ekonomik hareketlilik farklı kesimlere yayılabilir.

Öyleyse istihdamı artırmak istiyorsak yalnızca iş arayan insanlara değil, iş oluşturabilecek insanların ve işletmelerin karşılaştığı şartlara da bakmalıyız.

İstihdamın yolu, insanın emeğini değerlendiren ve girişimcinin üretme imkânını güçlendiren bir ekonomik zeminden geçer.

İş dünyası birbirinden uzaklaşırsa ne kaybederiz?

Türkiye’nin her bölgesinde, farklı ölçeklerde faaliyet gösteren binlerce işletme, üretici, esnaf ve girişimci bulunuyor. Her birinin farklı bir tecrübesi, pazarı, imkânı ve ihtiyacı var.

Kimi üretim yapıyor, kimi ticaretle uğraşıyor, kimi lojistik hizmeti veriyor, kimi yeni teknolojiler geliştiriyor. Ancak bütün bu alanların birbirine ihtiyacı bulunuyor.

Bir üreticinin yeni müşterilere ulaşması, bir işletmenin güvenilir tedarikçi bulması, bir girişimcinin tecrübeli insanlardan yararlanması veya bir firmanın başka bir bölgede ticari bağlantı kurması, ekonomik hareketliliği artırabilecek imkânlardır.

Bunun için her işletmenin bütün sorunlarını tek başına çözmeye çalışması gerekmiyor. Bilgi paylaşımına, güvenilir ticari ilişkilere, karşılıklı referansa ve birbirinin emeğine değer veren bir iş kültürüne ihtiyaç var.

Burada önemli bir ayrım bulunuyor: Dayanışma, ticari gerçekleri görmezden gelmek değildir. Herkesin birbirinden karşılıksız beklentiler içinde olması da değildir. Dayanışma; güvenilir olmak, sözünü tutmak, karşılıklı fayda üretmek ve gerektiğinde birbirine yeni bir kapı açabilmektir.

Türkiye’nin ekonomik potansiyeli değerlendirilirken bu ilişkilerin değeri de göz ardı edilmemelidir.

Çünkü bazen yeni bir yatırımın başlangıcı büyük bir sermaye değil, doğru insanla kurulan güvenilir bir ilişkidir. Bazen yeni bir istihdam imkânının başlangıcı, iki işletmenin birbirini tanımasıdır. Bazen de büyümenin ilk adımı, bir girişimcinin yalnız olmadığını hissetmesidir.

Gençlere yalnızca umut vermek yetmez

Gençlere sürekli olarak geleceğin onların elinde olduğunu söyleyebiliriz. Onlardan çalışkan olmalarını, kendilerini geliştirmelerini, üretmelerini ve cesur davranmalarını isteyebiliriz.

Ancak gençlerden beklentilerimizi dile getirirken onlara hangi imkânları sunduğumuzu da konuşmalıyız.

Eğitim ile istihdam arasındaki bağın güçlendirilmesi, mesleki becerilerin geliştirilmesi, girişimciliğe erişimin kolaylaştırılması ve emeğin karşılığını bulabileceği fırsatların çoğaltılması bu açıdan önemlidir.

Gençlerin önünde yalnızca iki seçenek bulunmamalıdır: Ya bütün riskleri tek başına üstlenerek kendi yolunu açmak ya da imkânlarını başka yerlerde aramak.

Türkiye’nin her şehrinde gençlerin yeteneklerini ortaya koyabilecekleri, üretime katılabilecekleri ve kendi geleceklerini kurabilecekleri fırsatların gelişmesi gerekir.

Aynı şekilde kadınların ekonomik hayatta daha güçlü yer alması, mesleki tecrübenin yeni kuşaklara aktarılması ve küçük işletmelerin gelişme imkânlarının artırılması da bu çabanın bir parçasıdır.

Bir ülkenin insan kaynağı, yalnızca sahip olduğu nüfusla ölçülemez. O nüfusa yeteneklerini kullanabileceği ne kadar alan açabildiği de önemlidir.

Çözüm, birbirini suçlamakta değil; meseleleri birlikte anlamakta

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu ekonomik ve toplumsal meselelerin tek bir sebebi, tek bir sorumlusu veya tek bir çözümü olduğunu ileri sürmek gerçekçi değildir.

Ekonomik koşulların iyileştirilmesi; öngörülebilir politikalar, üretimi destekleyen bir ortam, eğitim ve istihdam arasındaki uyum, hukuka güven, adil rekabet şartları ve kamu kaynaklarının etkili kullanılması gibi birçok unsurla ilişkilidir.

İş dünyasının da kendi sorumlulukları vardır. İşverenlerin çalışanlarının emeğine değer vermesi, ticari sözlerini yerine getirmesi, etik ilkelere bağlı kalması ve uzun vadeli güven ilişkileri kurması ekonomik hayatın niteliğini etkiler.

Kamu kurumlarının, meslek kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin, üniversitelerin ve işletmelerin birbirlerinin görev alanlarını gözeterek iletişim kurması da önemlidir.

Elbette herkesin her konuda aynı düşünmesi mümkün değildir. Zaten ilerleme, bütün farklılıkların ortadan kaldırılmasını gerektirmez. Asıl ihtiyaç, farklı görüşlerin birbirini dinleyebildiği, sorunların verilerle tartışılabildiği ve çözüm arayışlarının kişisel çekişmelerin önüne geçebildiği bir zemindir.

Birbirimizi dinlemeden birbirimizi anlayamayız. Birbirimizi anlamadan da ülkenin meselelerine ilişkin gerçekçi çözümler geliştirmemiz zorlaşır.

Türkiye’nin ihtiyacı: Güveni büyüten bir ekonomik ve toplumsal zemin

Bugün ihtiyacımız olan şey, sorunları olduğundan küçük göstermek de geleceği karanlık ilan etmek de değildir.

İhtiyacımız olan; sorunları doğru teşhis etmek, imkânlarımızı görmek, eksiklerimizi kabul etmek ve çözüm için somut adımlar atmaktır.

Güveni güçlendiren bir ekonomik ortam, insanların yalnızca bugünü kurtarmaya çalışmadığı; yarın için de plan yapabildiği bir ortamdır.

Üretimin değer gördüğü, emeğin karşılığını bulduğu, ticari ilişkilerin güven üzerine kurulduğu, gençlerin yeteneklerini geliştirebildiği ve girişimcilerin yeni istihdam imkânları oluşturabildiği bir Türkiye, toplumsal beklentilerin güçlenmesine de katkı sağlayabilir.

Bunun için büyük sözlerin yanında küçük ama sonuç üreten adımlara da ihtiyacımız var.

Bir işletmenin yeni bir çalışan istihdam etmesi, bir gencin meslek edinmesine destek verilmesi, bir üreticinin yeni bir pazara ulaşması, bir girişimcinin doğru bilgiye erişmesi veya farklı şehirlerdeki işletmelerin güvenilir ticari bağlar kurması önemlidir.

Bu adımlar tek başına bütün sorunları çözmez. Ancak doğru politikalarla, kurumsal sorumlulukla ve toplumsal dayanışmayla birleştiğinde daha geniş bir gelişmenin parçası olabilir.

Son söz: Geleceğe güven, birlikte üstlenilen bir sorumluluktur

Türkiye’nin geleceğini konuşurken yalnızca neyi kaybettiğimizi değil, hangi imkânlara sahip olduğumuzu da değerlendirmeliyiz.

Bu ülkenin üretme kabiliyeti, girişimci insanları, genç nüfusu, coğrafi konumu, ticari birikimi ve farklı bölgelerine yayılmış ekonomik potansiyeli bulunuyor. Önemli olan, bu imkânların toplumun daha geniş kesimlerine fayda sağlayacak biçimde değerlendirilebilmesidir.

Doğusuyla batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle Türkiye’nin her bölgesindeki insanın emeği, bilgisi ve girişim gücü bu ülkenin geleceğinde yer bulmalıdır.

İş insanları birbirini yalnızca rakip olarak değil, aynı zamanda yeni pazarların, üretim ilişkilerinin ve istihdam imkânlarının bir parçası olarak da görebilmelidir. Gençlerimize yalnızca sabretmeyi değil, ilerleyebilecekleri yolları açmayı da düşünmeliyiz.

Çünkü güven, yalnızca sözle oluşmaz. Adaletle, tutarlılıkla, emekle ve verilen sözlerin yerine getirilmesiyle güçlenir.

Bir ülkenin geleceği, insanlarının yarına inanabildiği ölçüde güçlenir. Bu inancı beslemek ise yalnızca bir kesimin değil; kamu yönetiminden iş dünyasına, sivil toplumdan bireylere kadar herkesin kendi sorumluluğunu yerine getirmesiyle mümkündür.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

İnsanlara yalnızca bugünün zorluklarını aşmalarını mı söylüyoruz, yoksa yarını birlikte kurabilecekleri bir güven ortamı oluşturmak için gerçekten ne yapıyoruz?

Bu soruya vereceğimiz cevap, yalnızca bugünkü tartışmalarımızı değil, gelecek kuşaklara bırakacağımız Türkiye’yi de ilgilendiriyor.



Zeydan Aydın
TÜSKİAD Yönetim Kurulu Başkanı

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER