“Hoş geldiniz” mi, “yeter artık” mı? Bu iki söz de Türkiye’de duyuluyor, hatta bazen aynı sokakta. Biri bıkkınlıkla, öteki gülümsemeyle söyleniyor; söyleyenler ise birbirini çoğu zaman duymuyor.
Türkiye’de yabancılar üzerine yürütülen tartışmalar, göç, turizm, kültürel etkileşim ve toplumsal uyum gibi birbirinden farklı konuları bir araya getiriyor. Bu tartışmaları anlayabilmek için kimin, neden ve ne kadar süreyle Türkiye’de bulunduğunu birbirinden ayırmak gerekiyor.
Bu tür tartışmalarda genellikle açık söylenmeyen birkaç şeyi doğrudan söylemeye çalışalım.
Birincisi. Yerel halkın tedirginliği meşrudur. İnsan, avlusunun, çarşısının ve evinin yanındaki okulun tanıdık kalmasını isteyebilir; bunların nasıl değiştiği konusunda söz sahibi olmak da hakkıdır.
İkincisi. “Yeter artık” cümlesi hiçbir şeyi açıklamaz. Bir haftalığına gelen turisti, öğrenciyi, çalışan insanı, on yıldır yan komşu olan aileyi ve burada sığınma bulan kişiyi aynı torbaya koyar. Hepsinin durumu farklıdır ve tek bir cümleyle anlatılamaz.
Üçüncüsü. Yeni gelenlerin ekonomiye sağladığı yarar gerçektir; ancak sabaha kadar gürültü çeken komşunun şikâyetine cevap vermez. Otelin kasasındaki para ile avludaki sessizlik aynı terazide tartılmaz.
Dördüncüsü. Kültür tek yönlü hareket etmez. Yeni gelen Türkiye’den etkilenir, Türkiye de yeni gelenlerden etkilenir. Bundan olması gerekenden daha az söz ediliyor.
Tartışmanın havada kalmaması için birkaç rakam. İçişleri Bakanı, Haziran 2026’da Türkiye’de yasal olarak bulunan yabancıların sayısını açıkladı: 3 milyon 632 bin. Bunların 2 milyondan fazlasını geçici koruma altındaki Suriyeliler oluşturuyor. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yaklaşık 41 milyon yabancı ziyaretçi geldi; en çok ziyaretçi gönderen ülke Rusya.
Bu rakamlar, Türkiye’deki yabancı nüfus ile ülkeye kısa süreli gelen ziyaretçilerin aynı başlık altında değerlendirilmemesi gerektiğini de gösteriyor. Her grubun toplumsal ve ekonomik hayattaki yeri farklı.
“Yeter artık”: Yerel halkın argümanı
İnsan mahallesinde büyümüştür. Hangi dükkânın nerede olduğunu, kimin kimin komşusu olduğunu, avluda hangi saatte sessiz olunduğunu bilir. Şimdi çevresinde başka tabelalar, yabancı bir dil ve farklı alışkanlıklar var. Kiralar giderek daha pahalı görünüyor ve bazıları bunu yeni gelenlerle ilişkilendiriyor. Hastanelerde ve okullarda kuyruklar uzamış gibi geliyor ve suçlu yine çabucak bulunuyor. Bu, boş bir öfke değil: insanlar yaşadıkları ortamın nasıl değiştiği konusunda söz sahibi olmak istiyor.
Bu argümanın zayıf noktası, yüksek fiyatların ve kalabalık sınıfların nedenlerinin tek bir “yabancı” imgesinden çok daha karmaşık olmasıdır. Bütün sorunlar tek bir söze indirgenince asıl nedenler dokunulmadan kalır. Yine de “bana sorulmadı” duygusu, adına önyargı denildiği için ortadan kalkmaz.
“Hoş geldiniz”: Turizmle ve ticaretle geçinenlerin argümanı
Öbür tarafın da kendi rakamları var. Yılda milyonlarca misafir otellerde, restoranlarda, mağazalarda ve taksilerde para bırakıyor. Oturma izni olan yabancılar ev kiralıyor, hizmetler için ödeme yapıyor, küçük işler açıyor. Kıyı kentleri ve İstanbul’un birçok semti için bu, gündelik ekonominin bir parçası. Sezonla geçinenler, misafirsiz bir sezonun nasıl olduğunu iyi bilir.
Bu argümanın kültürel bir yanı da var. Yeni gelenler yalnızca dinlenmek ya da çalışmak değil, ülkeyi anlamak da isteyebilir: yerel yemekleri denemek, müzik dinlemek, bayramların nasıl kutlandığını öğrenmek. Ev sahipleri için bu, en iyi yanlarını göstermek için bir fırsat ve bu fırsattan gururla yararlanılabilir. Geleneği anlatılan ve çayı ikram edilen misafir, ülkeye dair reklamlardan bildiğinden farklı bir imajla ayrılır.
Bu argümanın zayıf noktası ise başkadır. Otelin geliri, penceresinin altında sabaha kadar gürültü yapılan komşunun şikâyetine cevap olmaz. Ekonomiye sağlanan yarar ile avludaki değişimin yorgunluğu farklı ölçülerle ölçülür; biri ötekinin yerine sayılamaz.
Etki iki yönlüdür: Türkiye’de kültürel etkileşim
Alışılmış tablo basittir: yeni gelen Türk toplumuna girer ve uyum sağlar. Dili öğrenir, görgü kurallarını, bayramları, yemekleri benimser. Ancak iki kültürün karşılaşması hiçbir zaman tek yönlü olmaz. Yeni gelenler kendi alışkanlıklarını, müziklerini, sözcüklerini, çocuk yetiştirme ve dinlenme anlayışlarını da getirir. Bir kısmı ailenin içinde kalır, bir kısmı sokağa çıkar, bir kısmı da komşulara geçer.
Bu en iyi ailede görülür. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2025’te gelinlerin yüzde 5,2’si yabancı uyrukluydu. Bir ailede iki dil ve iki gelenek buluşunca sorular kaçınılmaz olur. Çocukla hangi dilde konuşulacak? Hangi bayramlar kutlanacak? Pazar günü kimin yemekleri pişecek? Her aile bunlara kendi yolunda cevap veriyor ve ortak bir tarif yok.
Peki Türk tarafı bu komşuluktan ne alıyor? Soru alışılmadık görünebilir ama en azından bir varsayım olarak cevaplamaya değer. Evde çocuğun bir akrabadan duyduğu yeni bir dil. Aile sofrasında başka bir mutfak. Pazar gününü geçirmenin ya da misafir ağırlamanın başka bir yolu. Bunları kabul etmek de reddetmek de mümkün, ama fark etmeye değer: kültür tam da böyle, onu taşıyanların bile fark etmediği şekilde değişir. Yeni gelenlerde de değişir. İki dil arasında büyüyen çocuklar bir kültürü ötekinin diline çeviren kişiler olabilir; yetişkinlere düşen ise onlara yardım edip etmeyeceklerine karar vermektir.
Okul ve üniversite: Toplumsal uyumun önemli alanları
En önemli buluşma yeri okuldur. Çocuklar orada günün neredeyse tamamını geçirir; okul hem dili öğretir hem de toplumun nasıl işlediğini gösterir. Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2025/62 sayılı genelgesi, 2025-2026 eğitim öğretim yılında belirli illerde Türkçe dil düzeyi yetersiz bulunan yabancı uyruklu ilkokul ikinci sınıf öğrencileri ile bir defaya mahsus üçüncü sınıf öğrencileri için uyum sınıfları öngördü. Bu öğrenciler, Türkçe dil becerilerini geliştirmek üzere belirlenen sınıflara yönlendiriliyor. Bu, oldukça pratik bir soruna devletin verdiği cevaptır.
Yükseköğretim de katkı sağlıyor. Türk üniversitelerinde yüz binlerce yabancı öğrenci okuyor. Türk şehirlerinde yaşıyor, Türk gençleriyle yan yana ders görüyorlar. Kimileri için bu, başka bir kültürü tanımak için bir fırsat. Kimileri için ise üniversite kontenjanlarının neden yalnızca kendilerine ait olmadığını sorgulamak için bir sebep. Tartışma, kimin hak ettiği üzerine değil, somut önlemler üzerine yapılmalı.
Okul ailenin yerini tutmaz, ama sınıf, çocukların birbirini bir kategori olarak değil, insan olarak gördüğü yerdir. Bana göre bu, uzun vadede işleyen az sayıdaki araçtan biri; onu ertelemek ya da biçimsel bir uygulamaya dönüştürmek olmaz.
İnanç ve saygı
Böyle bir konuşmada din konusu kaçınılmazdır. Türkiye’de yaşayan yabancıların bazen İslam’ı seçtiği olur ve bu onların kendi yoludur. Müftülükler bu tür törenler düzenliyor; katılanlar arasında Rusya ve Ukrayna vatandaşları da oldu: örneğin Mart 2026’da Sultanbeyli’de ve Mart 2025’te Ankara’nın Çankaya ilçesinde. Alanya Müftülüğü’nün verilerine göre 2025’te Alanya’da İslam’ı seçen yabancılar çoğunlukla Alman ve Rus vatandaşlarıydı.
Bu, kişinin kendi tercihidir ve öyle karşılanmalıdır. İslam’ı seçmek, uyumun bir şartı hâline gelmemeli: toplumsal bir sınava dönüşürse tercih olmaktan çıkar. İnanca saygı, inanç değiştirmeden de mümkündür. Yeni gelen için bu saygı, üslupta, giyimde, başkalarının yanında hangi şakaları yaptığında kendini gösterir. Yerel halk için yeni gelene saygı, inançlarının ve alışkanlıklarının alay konusu olmamasıdır.
Okul programlarında dinin yeri belirlidir. Millî Eğitim Bakanlığı’na göre lise programında seçmeli bir Kur’an-ı Kerim dersi bulunuyor. Bu deneyimin yabancı çocukların okudukları ülkeye bakışına nasıl yansıdığına her aile kendisi karar veriyor. Bana öyle geliyor ki insanlar komşularının inancını ne kadar tanırsa, ondan korkmaya o kadar az yer kalıyor.
Tartışmalı kalanlar: Göç, komşuluk ve birlikte yaşama
Bazı sürtüşmeler göründüğünden daha kolay çözülür, bazıları çözülmez. Avludaki gürültü ve müzik. Çöp alışkanlıkları. Yaşlılara hitap tarzı. İnsanların kamusal alanlarda konuştuğu dil. Çocukların nasıl yetiştirileceğine dair görüşler. Taraflar dinlemeye hazırsa bu konuların hepsi sakin biçimde konuşulabilir; ama kamusal tartışmada çoğu zaman “onlar böyle” demenin kanıtına dönüştürülüyor.
Burada basit bir kural işe yarar. “Onlar” demeden önce kimden söz ettiğimizi sormak gerekir: bir haftalığına gelen turistten mi, öğrenciden mi, on yıldır yan komşu olan aileden mi, yoksa koruma bulmuş birinden mi? Her birinin kendi hakları ve kendi yükümlülükleri var, hepsini kapsayan tek bir sözcük yok.
Türkiye’de yabancılar ve yerel halk arasındaki ilişkileri değerlendirirken, farklı yaşam koşullarını ve karşılıklı sorumlulukları göz önünde bulundurmak bu nedenle önem taşıyor.
Türkiye ve yeni gelenler: Bu tartışma nasıl sonuçlanabilir?
İki senaryo var. Birincisinde taraflar kendi içine kapanır ve komşuları insan olarak değil, grup olarak görür. Mahalleler “bizimkiler” ve “yabancılar” olarak bölünür, her olay başkasının savaşında bir argümana dönüşür. İkincisinde taraflar, düzenin her yeni insan dalgasıyla hep değiştiği gibi değiştiğini kabul eder ve birbirinden ne aldıklarını fark etmeyi öğrenir. Hangi senaryonun gerçekleşeceği, merdivende, kuyrukta ve okul bahçesinde yapılan sıradan konuşmalara bağlıdır. Tedirginlik, soru olarak kaldığı sürece meşrudur. Hazır bir cevaba dönüştüğünde tehlikeli olur.
Yelena Diana Dobrovolskaya
Türkiye’de Yabancı Medya Temsilcisi | RusTurkey.com Gazetecisi

YORUMLAR