Gözlerimiz açık, peki gerçekten uyanık mıyız?
İnsanı uyutan yalnızca bilmedikleri değildir. Bildiğini sandığı yanlışlar da onu uyutur.
Sabah uyanıyoruz. Elimizi yüzümüzü yıkıyor, kahvaltımızı yapıyor, işe gidiyor, akşam eve dönüyoruz. Ertesi gün yine aynı şeyler… Hayat böyle akıp gidiyor.
Peki, hiç düşündük mü? Gerçekten uyanık mıyız, yoksa gözlerimiz açıkken de uyuyor olabilir miyiz?
Burada sözünü ettiğimiz uyku, gece yatağa girip uyuduğumuz uyku değil. Kendi düşüncelerimizin, korkularımızın, alışkanlıklarımızın ve kararlarımızın ne kadar farkında olduğumuzla ilgili bir bilinç uykusu.
Peki, bizi biz yapan ne?
İnsan dünyaya geldiğinde boş bir sayfa değildir. Genlerinden gelen özellikleri, biyolojik ihtiyaçları ve eğilimleri vardır. Yaşadığı çevre, beslenmesi, karşılaştığı olaylar ve öğrendikleri de onu etkiler.
Daha çocukken ailesinden, okulundan ve toplumdan sayısız düşünce öğrenir. Bunların bazıları doğrudur, bazıları ise yalnızca kuşaktan kuşağa aktarılan alışkanlıklardır.
Mesela bir çocuğa sürekli “Sen bunu yapamazsın” denildiğini düşünelim. Yıllar sonra o çocuk büyür, karşısına güzel bir fırsat çıkar ama daha denemeden vazgeçer.
Neden?
Çünkü yapamayacağını bilmemektedir. Yapamayacağına inanmayı öğrenmiştir.
Ya gerçek sandiğimiz şeyler gerçek değilse?
Günlük hayatımızda zihnimiz bize sayısız hikâye anlatır.
Bir arkadaşımızı ararız, telefonunu açmaz. Hemen “Kesin bana kızdı” diye düşünürüz. Oysa toplantıda olabilir, telefonu sessizde olabilir.
Ama biz kendi ürettiğimiz düşünceyi gerçek kabul eder, hatta arkadaşımıza kırılırız.
Dikkat edelim! Ortada yalnızca cevaplanmamış bir telefon vardır. Geri kalan her şey zihnimizin yorumudur.
İşte gerçek olmayanı gerçekmiş gibi kabul ettiğimiz bu tür düşüncelere, bu yazımızda “mit kalıplar” diyelim.
Bir de toplumun bize öğrettiği mitler var:
“Erkek adam ağlamaz.” “Bu yaştan sonra insan değişmez.” “Çok paran varsa değerlisin.” “El âlem ne der?” “Herkes böyle yapıyor.”
Bir bakalım… Bunların hangisi değişmez bir doğa kanunudur?
Hiçbiri.
Ama milyonlarca insan hayatını bu sözlere göre şekillendirebiliyor. Üzüldüğünde ağlamıyor, hayallerinden vazgeçiyor, istemediği hayatı sırf başkaları öyle istiyor diye yaşayabiliyor.
Peki, düşüncelerimiz gerçekten bize mi ait?
Nasıl ki araba kullanırken her hareketimizi yeniden düşünmüyorsak, birçok olay karşısında da otomatik tepkiler veriyoruz.
Biri eleştiriyor, hemen öfkeleniyoruz. Bir haber duyuyoruz, araştırmadan inanıyoruz. Bir ürün görüyoruz, gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını düşünmeden satın alıyoruz.
İşin ilginç tarafı, çoğu zaman karar verdiğimizi sanıyoruz.
Oysa belki de yalnızca öğrendiğimiz davranışı tekrar ediyoruz.
Bize gösterilen gerçek, gerçeğin kendisi mi?
Bir reklam düşünelim. Bize yalnızca bir otomobil göstermiyor. Güçlü, başarılı ve mutlu bir insan görüntüsü sunuyor. Biz bazen otomobilden çok, onunla birlikte sunulan hayatı istiyoruz.
Sosyal medyada da benzer durumlar yaşanıyor. Bir olayın yalnızca belirli görüntülerini izleyerek bütün gerçeği öğrendiğimizi sanabiliyoruz.
İşte algı dediğimiz şey burada devreye giriyor.
Gerçeğin kendisiyle, bize gösterilen gerçek her zaman aynı olmayabilir.
Peki, hayati hangi zamanda yaşiyoruz?
Dün yaşadığımız bir tartışmayı tekrar tekrar düşünüyoruz. Yarın başımıza gelebilecek bir olay için bugünden korkuyoruz.
Sevdiklerimizle aynı masada oturuyoruz ama aklımız başka yerde.
Bedenimiz orada, düşüncelerimiz geçmişte veya gelecekte…
Peki, hayat ne zaman yaşanıyor?
Tam da kaçırdığımız o anda.
Biz kimiz, sahip olduklarimiz mi?
İnsan zamanla kendisini sahip olduklarıyla karıştırabiliyor. Mesleğini, makamını, parasını, çevresindeki insanların ona verdiği değeri kendi kimliği sanabiliyor.
Bir yönetici makamını kaybettiğinde kendisini değersiz hissedebiliyor. Bir iş insanı parasını kaybettiğinde sanki bütün varlığını kaybetmiş gibi düşünebiliyor.
Oysa insan, unvanından ve sahip olduklarından çok daha fazlasıdır.
Kalabalıklar her zaman doğru yolu mu gösterir?
Çoğumuz kalabalığın yürüdüğü yöne gitmeyi güvenli buluyoruz. Herkes aynı şeyi söylüyorsa doğru olduğunu düşünüyoruz.
Şöyle düşünelim…
Yüz kişi yanlış yöne yürüyorsa, yüz birinci kişinin de onlara katılması o yolu doğru yapar mı?
Elbette yapmaz.
Ama kalabalıktan ayrılmak cesaret ister. İnsan alıştığı çevreyi, düşünceyi ve yaşam biçimini değiştirmekten çekinebilir.
Alıştığımız hayat, gerçekten istediğimiz hayat mı?
İşte konfor alanı dediğimiz yer bazen böyle oluşur. Mutlu olduğumuz için değil, alıştığımız için orada kalırız.
Bir de kendi kendimize söylediklerimiz var.
“Ben yapamam.” “Benden bir şey olmaz.” “Artık çok geç.” “Bu düzen değişmez.”
Bu sözleri o kadar çok tekrar ederiz ki zamanla onları kesin gerçek zannetmeye başlayabiliriz.
Oysa “Yapamam” ile “Henüz denemedim” arasında kocaman bir hayat farkı vardır.
Peki, doğa bizi nasıl etkiliyor?
Güneş ışığı, gece ve gündüz, mevsimler ve uyku düzenimiz bedenimizi etkiler. Ancak gezegenlerin konumlarının kişiliğimizi veya kararlarımızı yönettiği gibi iddiaları, bilimsel olarak doğrulanmış bilgilerle karıştırmamak gerekir.
Çünkü uyanmak, yalnızca başkalarının söylediklerini sorgulamak değildir. Kendi inandıklarımızı da sorgulayabilmektir.
Öyleyse uyanış nerede başlıyor?
Belki de ilk adım düşündüğümüzden çok daha basit.
Kendimize şu cümleyi söyleyebilmek:
“Ben düşündüğüm kadar bilinçli yaşamıyor olabilirim.”
İşte uyanış burada başlar.
Öfkelendiğimizde “Neden öfkelendim?” diye sormakla…
Bir düşünceyi savunduğumuzda “Bunu gerçekten araştırdım mı?” demekle…
Bir şey satın alırken “Buna ihtiyacım mı var, yoksa bana ihtiyaç hissettirildi mi?” diye düşünmekle…
Ve en önemlisi, bildiğimizi sandığımız şeylerin gerçekten doğru olup olmadığını araştırmakla…
Çünkü insanın en büyük yanılgısı, bilmediğini bilmemesi değil; yanlış bildiği bir şeyi mutlak gerçek sanmasıdır.
Son bir soru: Uyanmak mı, uyumaya devam etmek mi?
Dostlarım,
Dünyada milyarlarca insan yaşıyor. Herkes çalışıyor, konuşuyor, bir şeyler istiyor, bir yerlere yetişmeye uğraşıyor.
Ama kaçımız bir an durup kendimize şu soruyu soruyoruz?
“Ben gerçekten kendi hayatımı mı yaşıyorum, yoksa bana öğretilen hayatı mı tekrar ediyorum?”
Uyanmak, her şeyi bilmek değildir. Bilmediğini kabul edebilmektir.
Uyanmak, hiç yanılmamak değildir. Yanıldığını fark ettiğinde değişebilmektir.
Uyanmak, herkesten farklı düşünmek değildir. Neden öyle düşündüğünü anlayabilmektir.
Unutmayalım…
İnsan bazen gözleri kapalı olduğu için değil, gözleri açıkken gördüğü her şeyi gerçek sandığı için uykudadır.
Öyleyse son bir soru soralım:
Uyanmak mı istiyoruz, yoksa uyumaya devam etmek mi?
Yılmaz SÖNMEZ
Bilgisayar Mühendisi

YORUMLAR